| YURT AY DER'İN BASTIRDIĞI İLK KİTABI; | |||
KUŞ YUVASI |
|||
| Altı yaşlarındayım. Köyde annem ve kardeşim ile yaşıyoruz. Kızıl çoraktan yapılmış toprak damlı, iki odalı bir evimiz var. Kardeşim Ali’yle oynamaktan zevk aldığımız oyunlardan biri evimizin toprak damına çıkmak ve orada oynamak. Bu arada damdan sarkarak saçaklarda bulunan kuş yuvalarına göz atmak. Yuvaları keşfetmek, onlara dokunmak en büyük merakımız. Saçaklarda bulunan serçe yuvalarında gagaları sarı serçe yavrularını elimize alıyor ve onlarla oynuyoruz.. Her seferinde serçe yavrularını yuvalarından alıyoruz, tüysüz kırmızı etli vücutlarına dokunuyor ve incitmeden tekrar yuvalarına koyuyoruz. Serçe yavruları büyük bir ürperti ile incecik tüylerini dikiyor, sarı gagalı ağızlarını açarak feryat ediyorlar. Serçe yavrularıyla oynamak son derece keyiflendiriyor bizi!..... ... |
|||
|
|||
| Maddi durumunuza göre oyuncaklar alıp oyunlar oynayabilirsiniz. Pahalı legolar, yapbozlar, pille çalışan arabalar, raylar üzerinde yürüyen trenler gibi oyuncaklarla oynanan oyunların yanında daha ucuz ve kişisel beceri ile yapılan oyuncaklar ile oynanan oyunlar da vardır. Bu oyuncaklar ile oynanan oyunlara bedava oyunlar diyorum. Bedava oyuncaklar ile oynanan oyunları birilerinden beklemek zorunda kalmazsınız, canınız oynamak istediğinde oyuncakları bulur ya da yaparsınız. Kırıldığı ya da kaybolduğu zaman üzülmezsiniz çünkü maddi değerleri neredeyse yok gibidir. Yurtta ve yuvada oyuncaklara ve oyunlara her daim para verilmez, belki verilecek para olmazdı..... |
|||
|
|||
| Tarık baba, kalın sesli, göbekli bir adam. Karşısındakini konuşurken ses tonu ile döven biri. Kendisi lisede tarih öğretmeni iken bizim yurda müdür olarak atanmış. Onun idareciliği sırasında Atatürk’ün ne kadar ünlü sözü varsa öğrendik. Hem kendisi kullanırdı bu sözleri, bununla da yetinmez çerçeve yaptırıp boş bulduğu duvarlara astırırdı. Bir de pek anlamadığımız emperyalist güçlerden söz ederdi. Ne zaman toplantı yapsa her cümlesinde emperyalizm kelimesini kullanırdı. Kendisi emperyal müdür babamızdı. Nasuhi Bıçak, silik bir müdür, daha sonra müdürlüğü yardımcısına kaptırdığı söylendi. Çünkü kendisi birkaç gün sonra müdür yardımcı koltuğuna oturdu. Çocukların harçlıklarının uzunca bir dönem ödenmemesinden ve yurda alınan kömür yolsuzluğunun baş aktörü olarak soruşturma geçirdi. Babalıktan alındı..... |
|||
|
|||
| Mendili tutan elin işgüzarlığı olmazsa olmazdı. İki kişi uçarak mendili kapmak üzere orta alana gelir, tam mendil alınacakken bir an da el havada asılı kalırdı. Ya da rakip oyuncu ile kafa kafaya çarpışmalar olurdu. Mendil kapmaca oyununa kimi zaman kurum çalışanlarından da katılan olur ve oyunun heyecanı arttırılırdı. Böyle zamanlarda çalışanlar ve çocuklar arasındaki yakınlaşmaların arttığını düşünüyorum. Oyun ve takım arkadaşlığı güvenli bir ilişki kurulmasında etkili olan yollardan biridir. Sandalye kapmaca oyununda dört ya da altı oyuncu olur. Müzik eşliğinde sandalyeler etrafından dans edilirdi. Müzik sustuğunda oyuncu sayısından bir eksik olan sandalyeyi kapmak gerekiyordu. En sona iki oyuncu bir sandalye kaldığında uyanık olan oyuncu sandalyeye oturmak yerine sandalyeyi çeker ve rakip oyuncu fal taşına dönen gözlerle kıç üstü yere düşerdi. Kahkahanın dozu dağları aşardı..... |
|||
|
|||
| Kaçıncı baskı! Tanıdıklar, ahbaplar, arkadaşlar beni her gördüklerinde kaçıncı baskı diye selam verir oldular. Lakabım “kaçıncı baskı” olarak kaldı. Kimselere kabahat bulamam. Bu işleri kendi elimle başıma sardım. Siz tanımazsınız, benim tanıdıklarım arasında Kudret diye biri var. Cemiyet adamı olan Kudret, Himayeyi Etfal Cemiyetine bağlı çocuk yuvasında büyümüş ve sonra kendisini kimsesiz çocuklara adamış müstesna bir kişilik. Bir gün Kudret’le başkanı olduğu dernek odasında oturduk, memleketin çocuk politikasına yeni açılımlar getirdik. Ürettiğimiz projeler ile kurtarmadığımız çocuk kalmadı. Akşama doğru konuşmaktan yorulmuş bir şekilde dernekten ayrıldım. Ertesi gün Kudret, sabahın yedisinde telefonla beni aradı ve acele buluşmamız gerekiyor, dedi. Bu telaşına anlam veremedim ve o gün öğleden sonra yanına uğradım. Kudret, heyecanlı ve tez canlı bir adamdır. Bir çırpıda akşamdan bu yana kafasında kurguladığı şeyleri anlattı. Sözde, benim o akşam giderken dernekte unuttuğum dosyamın arasındaki notlarımı okumuş ve bu notları kitap olarak bastırmak istiyormuş..... |
|||
|
|||
| Bu yıl ortaokul son sınıftayım. Liseye geçmem için şunun şurasında birkaç ay kaldı. Ortaokulun bitmesine bu kadar az zaman kalmışken keşke diyorum her şey yüreğimin derinliklerinde kalsaydı ve ben Eylem’e olan platonik aşkımla mezun olsaydım. Eylem, geçen yıl babasının bu şehre tayin olmasından sonra okulumuza geldi. Aynı sınıftaydık ancak şubelerimiz farklıydı. Kestane rengi küt kesilmiş saçları ve yeşile çalan çakır gözleri ile yüreğimde başlattığı yangından bihaber bir yıl boyunca okula gelip gitti. Ben de okula gelmekten ve okulda Eylem’i görüyor olmaktan aldığım keyfi hiçbir şeyden alamadım..... |
|||
|
|||
| Kırşehir’in Özbağ kasabasının adını taşıyan Özbağ gazozları vardır. Bizi gazoz şişelerinin içindekinden ziyade kapakları ilgilendirirdi. Veysel ile başladık yassı mermer taşları beton zeminde kaydırmaya. Oyunun başında üçer beşer dizilen gazoz kapaklarının sayısı, oyunun heyecanı ve izleyicisi çoğaldıkça artıyordu. Oyunun heyecanını ve izleyicisini arttıran olay benim kazanıyor olmamdı. Cebim gazoz kapakları ile dolup taşmaya başladı. Kazandıkça kendime olan güvenim ile birlikte yüzümde asılı duran gülümseme de artmaya başladı. Veysel kaybediyor olmanın siniri ve izleyiciler karşısında acemi bir oyuncuya madara olmasının ezikliği ile burnundan solumaya başladı. Rengi kızılcık kırmızısından daha beter olan Veysel daha hırslandı ve dikkatli oynamaya başladı..... |
|||
|
|||
| Aslında işler hiç de sanıldığı gibi plan ve programlara uygun gitmiyor. Plan ve programların yapılmış olmak için yapıldığını düşünüyorum. Çocuklar için birileri tarafından düzenlenmiş bir plan var mı var! Akşam yemeğinden sonra merdiven boşluğu ve koridor duvarlarında çınlayan “herkes etüde” narası kadar çocukları sarsan bir söz yoktur. Bu naranın şimşek hızı ile odaları dolaşmasıyla hepimizin davranışlarına bir ağırlık çöker. Etüde çağıran ses kadar itici bir ses daha yoktur bizim lügatte. İşte her akşam tekrarlanan kara mizah hikâyelerine başlangıçtır bu!..... | |||
|
|||
| Yurt ve yuva yaşamında çocuklar için sıkıntılı zamanlardan olan etüt saatleri içerisinde ders yapma ve ödev çalışmalarının dışında oyunlar oynardık. Etüt saatleri için saklanan bu oyunlar genelde kâğıt, kalem, atlas, defter gibi okul materyalleri kullanılarak oynandığı için denetleyicilerin pek gözüne batmazdı. Aslında etütleri denetleyenlerin tek istedikleri şey çocukların gürültüsüz ve sessiz bir ortamda belirlenen etüt saatleri süresince oturmalarıydı. Çocuklar problem çıkarmadan etüt salonunda otursunlar da ders dışında ne yaparlarsa yapsınlar. Günlük yaşam programı denilen ve bizim istediğimiz ve bilgimiz dışında programlanan hayatlarımızı kontrol altında tutmanın bir adıydı etüt saati. Etüt salonlarını dolduran onlarca çocuk için bu ölü zaman dilimi oyun saati anlamını taşıyordu. Bu oyunlar arasında; SOS, kare tamamlamaca, amiral battı, trencilik, isim şehir, adam asmaca, katil polis, kim-nerede-kiminle-ne yapıyor, atlastan ülke bulmaca vs. gibi oyunları sayabiliriz. |
|||
|
|||
| Oyunlar içinde kendine özgü yeri ve duruşu olduğunu düşündüğüm birdirbir oyunu ile arkadaşlarımıza ne kadar atletik ve elastik olduğumuzu göstermeye çalışırdık. Oyunları oynarken herhangi bir düzen ya da sıra olmazdı. Ekseriya oyunlar konusunda bir moda akımı vardı. Kimi oyunlara rağbet artarken kimi oyunlar o dönem için unutulurdu. Bazen bir oyun günlerce bıkmadan usanmadan istisnasız bütün çocuklar tarafından oynanırdı. Oyunlara karşı olan bu dalgalanmalı istek ve ilgiyi yaratan faktörün ne olduğunu bilemezdik. .... |
|||
|
|||
| Yeni gelen! Bu yurt yaşamı lügatinde en sık kullanılan terimlerden biridir. Çünkü her çocuk yurda ilk geldiğinde yeni gelendir. Kendisinden sonra bir çocuk daha gelene kadar bu etiket ile dolaşır durur. Hem çocuklar hem de personel ona yeni gelen diye hitap eder. Yeni gelen olmak, farklı bir durumu anlatmaktadır. Sen bu etiketi bir başkasına devredene kadar isminle değil bu etiketinle anılırsın. Yeni gelen aşağı, yeni gelen yukarı… Serkan’ın yaşadıklarına tanıklık etmek, yaşanılanların bir başka hayatta tekrarlanması gibi bir şey. Ben, bunu daha önce yaşamıştım..... |
|||
|
|||
| Buluntu bebek! Ben buymuşum. Daha doğrusu uzman İpek Ablanın, çay almak için sosyal servisten çıktığında el çabukluğu ile karıştırdığım kara kaplı çocuk kayıt defterinde kendi adımın karşısında bulunan kutucukta böyle yazıyordu. Bulut Yüksel: Buluntu bebek! İpek Abla, elinde çay fincanı ile döndüğünde, daha yerine oturmadan “buluntu ne demek” diye sorduğumda gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Muhtemelen dikkatsizliğine hayıflanarak. Şaşırması gereken bendim ve şaşkınlığım havagazı doldurulan uçan balon gibi yükseliyordu. Patlamam için bir iğne ucu olmadı İpek Abla. İpek Ablaya şöyle demek isterdim: “Beni benden neden saklıyorsunuz?” Bir bebeğin kaybolması ya da bulunması ne demekti. Beni nereden bulmuşlardı, ailem beni kayıp mı etmişti? İnsan geçmişini kaç yaşından sonra hatırlamaya başlar? .... |
|||
|
|||
| Sevgili Anneciğim, Kuzucuğun –eğer yanımda olsan eminim bana böyle hitap ederdin- yine kaleme kâğıda sarıldı, sana mektup yazıyor. Geçen yıl mayıs ayında yazdığım mektubuma cevap vermediğine göre bundan önceki üç mektubum gibi o da eline ulaşmadı. Benim içimde bir umut var, belki bu mektubum eline ulaşır. Bu da ulaşmazsa belki bundan sonrakiler… Anneciğim, öncelikle sana sitemlerimi yazmak istiyorum. Kaç mektup yazdım, hâlâ bana cevap yazmadın. İşlerinin yoğun olduğundan yazamadığını düşünüyorum, .... |
|||
|
|||
| Bu tür cesaret gösterisi sayılan oyunlar arasında salıncaktan atlama yarışında bir yaralanma oldu. Salıncak, zincirlerinde tutularak ayakta en hızlı şekilde sallanır ve mümkün olduğu oranda en uzağa atlanmaya çalışılırdı. Bir nevi uçarak uzun atlama yarışı da diyebiliriz. Yuvanın arka bahçesinde bulunan parkta yapılan salıncaktan atlama yarışında Uğur diskalifiye olmuştu. Uzun süre salıncağı sallayan Uğur, aşağıda kendisini bekleyen ve ne kadar uzun mesafe atlayacağını kontrol eden hakem heyeti olan bizlerin gözü önünde hızla sallanan salıncaktan ellerini bırakarak uçtu, uçtu ve yere çakıldı. Biz onun ne kadar mesafe kat ettiğini görmeye çalışırken Uğur acı bir feryadı gökyüzüne doğru salıverdi. Bacağı diz kapağının altından kırılmış ve kemik deriyi yırtarak dışarı fırlamıştı..... | |||
|
|||
| Karşı binada oturan benim yaşlarımda bir çocuk var. Özellikle pazar günleri bizim odanın penceresinden onu izliyorum. Benim ranzam camın kenarında, üst kattaki yatağımda ellerim başımın altında bu ailenin pazar yaşamlarına, onlar farkında olmadan gözlerimle ortak oluyorum. Kocaman camları olan evde olup bitenleri tüm çıplaklığı ile görüyorum. Bir öyküde okumuştum. İçinde yaşayanların hepsinin mutlu olduğu ve bu mutluluğun camlarda altın gibi parladığı bir ev varmış. Altın pencereli bu evin kaç kere rüyama girdiğini hatırlamıyorum. Karşı daire de benim için altın pencereli ev oldu. Bizim yurdun camlarını hiç böyle altın gibi parlarken görmedim, .... |
|||
|
|||
| Söylenerek yatağımda doğrulurum, gerinmeye ve kendime gelmeye fırsat vermeden aynı boğuk sesi duyarım koridorun sevmediğim gri renkli duvarlarında yankılanan. Sanki ne var sabahın köründe bu kadar yırtınmasalar, usulca gelip omzuma dokunsa “hadi kalk” dese zaten kalkacağım. Hem de daha dinlenmiş ve mutlu olarak. Sanki cephede düşman yaklaşıyor ya da tatbikata gidiyoruz. Yüzümdeki sinir tabakasını soğuk su dindirmez; herkes gibi yarım yamalak su çalarım elime yüzüme. Ellerimin üstü ve yüzümün bir bölümü kuru kalır. Yurtta yeni bir gün başlar. Odalar bir anda canlanır. Sabahın sessizliği bıçakla kesilir, çocuk uğultusu toz tabakası gibi havaya kalkar. Okul kıyafetlerimi giymek üzere dolabımı açarım. Gözlerim yanılıyor mu diye bir kere daha kırpıştırırım ama yok. Dün gece askıya astığım ütülü okul ceketimin yerinde yeller esiyor. Ceketim çalınmış, bizim lügate göre “yer değiştirmiş.” Ceketimin yeni yeri hakkında kimsenin bir fikri yoktur.... |
|||
|
|||
| Bir çocuğun hastalandığı dönemlerde, kendini yalnız ve çaresiz hissettiğini ve vücudunun güçsüz kaldığı kadar ruhunun da güçsüz kaldığını bir anneler bir de Melek Abla biliyor bence. Ve yine önemsemenin ve sevginin ilaç kadar etkili olduğunu yine onlar biliyorlar. Yatılı okullarda ve yurtlarda hastalanan çocukların neden uzun süre iyileşemediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Anneleri ve onlara bakacak Melek Ablaları olmadığından iyileşme süreleri de uzamaktadır. Melek Ablanın hayatım boyunca unutamayacağım ikinci olayını okulda yaşadım. Sesimin güzel olduğunu söyleyen sınıf öğretmenimin isteği ve ısrarı ile okulun koro çalışmalarına katılmıştım. Okuldaki koro grubumuz önemli günlerde şarkılar söylüyordu. Böyle zamanlarda okulun müsamere salonu veliler, çocukların anne babaları ile dolardı. Özellikle de koro grubunda yer alan arkadaşlarımın anne ve babaları çocuklarını izlemeyi hiç kaçırmazlardı. .... |
|||
|
|||
| Nöbet tutan personelin kim olduğunun önemli olduğunu söyledim ya gerçekten önemli. Her nöbetçinin nöbet tutma tarzını ve onun sınırlılıklarını biliriz. Bu uzmanlık alanımız, yurtta ilk defa nöbet tutan birinin ne kadar sert ve toleranslı olduğunu o farkında olmadan ilk nöbetinde test ederiz. Nöbetçiye karşı nasıl davranacağımızı onun ilk nöbeti belirler. Yurtta nöbete kalan her personelin bir lakabı vardır ama onlar bunu bilmezler. Şimdi isimlerini anmadan anlatacağım nöbetçi personel belki de seni okuduklarında kendilerini şıp diye tanıyacaklardır. Sana güvenmediğimden değil. Belki tesadüfen seni bulurlarsa o zaman ikimizin de vay hâline .... |
|||
|
|||
| Kedileri sevmem, korkarım da. Kara kedinin yarı açık gözlerinden bana doğru kayan güvensizlik iyiden iyiye tedirgin ediyor beni. Bu saate bu kedinin koğuşta olma ihtimallerini düşünüyorum. Dış kapının açık kalmış olma ihtimali sıfırdır. Bekçi Hamza kesinlikle kapıyı açık bırakmaz. Kedinin ikinci kata tırmanması olasılığı da pek aklıma yatmıyor. Koynumda yatmaktan memnun kediyi incitmekten korkarak boynundan tutup diğer ranzaların arasına doğru fırlatıyorum..... |
|||
|
|||
| 01.01.1977 yılı Yozgat/Çekerek doğumluyum. 1985–1996 yılları arasında Kırşehir Çocuk Yuvası ve Yetiştirme Yurdunda kurum bakımı hizmeti aldım. 2000 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulunu bitirdim. 2000–2003 yılları arasında İstanbul’da sokak çocukları alanında görev yaptım. 2003–2007 yıllarında Ankara’da Dikmen Yetiştirme Yurdu ve İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne çalıştım. Şu an Sincan Çocuk Yuvasında sosyal hizmet uzmanı olarak görevime devam etmekteyim. |
|||
|
|||
| Yalnız insan bir yere kadar başarılı oluyor. Elde edilen başarıların tek başına kazanılmadığını bu kitabı kaleme alırken gördüm. Kitabın doğum sancılarından bu güne kadar geçen sürede doğrudan ve dolaylı katkıları olan kişi ve kurumlar oldu. Teşekkür metinlerinin bir gelenek olmasının nedeni emeği geçen bu kişi ve kurumları bir nebze olsun onure etmekmiş ki başarının elde edilmesinde sanırım bir teşekkür az bile kalmaktadır. Kitabın imla ve yazım yanlışlarının düzeltilmesinde vermiş olduğu katkı için Türk Dil Kurumu Uzmanı Sayın Betül Eyövge YILMAZ’a, Edebiyat Öğretmeni Mustafa Oba’ya, kitabın düzeltilmesinden basımına kadar geçen her adımda canla başla çalışan ve benim kadar kitabı sahiplenen Sayın Kudret BULUT’a, kitabı yazmam konusunda beni yüreklendiren dostlarıma ve eşime canı gönülden teşekkür ediyorum. |
|||
|
|||
| Sevgili İlyas Ali DAŞTAN, benim arkadaşım, kadim dostum, oğlum… Elli beş yaşında bir adam olarak, otuz bir yaşındaki kişiye kadim dostum demek benim için gurur ve onur verici bir durumdur. Kaç yıl oldu tanışalı hatırlamıyorum. Tanıştığımız günden bu yana sanırım her gün görüştük ve görüşmeye devam ediyoruz. Bir insanla paylaşımlarınızın çokluğu onunla geçirdiğiniz vaktin süresini belirliyor. Ortak geçmişe sahip olduğunuz kişilerle olan paylaşımlarınız da sanırım kâğıtlara sığmaz. Bir bardak çay, simit ile geçirdiğimiz günler de oldu, gidip güzel bir lokantada yemek yediğimiz günlerde. Biz İlyas Ali ile azı paylaşma derdindeyiz. Zira çok olanı paylaşmak kolaydır. Sevgili Dostumun “Kuş Yuvası” adlı kitabının teşekkür bölümünde benim için yazdıkları karşısında duygulandım. Yol ve yolculuklar insan tanımak için birebirdir. Sizi yarı yolda bırakmayan kişi de gerçek dostunuzdur. Ben dostluğu böyle tarif ediyorum. Yetiştirme Yurtlarından Ayrılanlar Kültür ve Dayanışma Derneğinin (YURTAYDER) genel başkanı olarak içimizden İlyas Ali gibi kardeşlerimin çıkması beni onurlandırmaktadır. Biliyorum ki bu olumlu ve iyi bir örnek olarak Türkiye genelinde yaygınlaşacak ve daha ne cevherler ortaya çıkacaktır. Bütün gayem ve gayretim bunun içindir. Bu nedenle, İlyas Ali dostuma yapmış olduğum naçizane yol gösterme ve yardımlar aslında çok da önemli değil. O, yolunu her zaman bulacak olan bir kâşiftir. Elli yıl önce yetiştirme yurdunda kalmakta iken tek gayem başarılı kardeşlerime yardımcı olmak ve onların önünü açmaktı. Hayatında olumlu etkiler bıraktığım sayısız arkadaşım var. Zaman zaman onlarla karşılaştığımda eski günleri yâd ederiz. Bana teşekkür ederler, minnet duygularını ifade ederler. Yaptıklarım onlar nezdinde takdir ile karşılanıyorsa ben daha mutlu oluyorum. Bu vesile ile “Kuş Yuvası” adlı kitabında bana teşekkür etme nezaketinde bulunan İlyas Ali’ye huzurunuzda kendim teşekkür ediyorum. Kitabı anlatacak değilim. Kitaba ulaşanlar kitabı okur ve kendi değerlendirmelerini elbet yaparlar. Kitapta, sevgili kardeşim benim elli yıl önceki yuva ve yurt yaşantımı anlatmış. Elli yıllık süreçte sosyal hizmet kurumlarında değişen şeylerin ne kadar az olduğu beni kaygılandırıyor. Çocukların, kurumlara ilk gelişinden ayrılışına kadar yaşanan duygusallıklar, oynanan oyunlar, çekilen özlemler hiç değişmemiş. Keşke artık yurt çocukları yurt ve yuvalarda daha mutlu olsalar. Son zamanlarda, basından izlediğim ve kurumlara yaptığım ziyaretlerde yıllarca toplum içinde hizmet vermiş bazı yurt ve yuvaların kapatılacağını ve kimsesiz çocukların toplumdan tecrit edilerek belli bölgelerde kurulan adına sevgi evi denilen kurumlara yerleştirileceğini duyuyorum. Buradan, sosyal hizmet yetkililerine seslenmek isterim. Çocukları bulundukları yerlerden sürekli olarak oradan oraya taşımaktan vazgeçin. Her seferinde toprağı değiştirilen çiçekler nasıl ki yeni saksılarında kuruyup dökülürse çocuklarda bu taşımalarda örselenmekte ve zarar görmektedir. Kendim, Yenikayı, Kızılcahamam, Ayaş, Zirkaya Yetiştirme Yurtlarında kaldım. Bu kadar çok yurt değiştirmenin çocukların dünyasında açtığı zararlar tahmin ediyorum ki meslek elemanları tarafından tahlil edilecektir. Genel başkanlığını yaptığım dernekte ve www.yurtayder.org adlı sitede adına kimsesiz denilen ama aslında en büyük kimseleri cumhuriyet olan çocukların, kardeşlerimin sesi olmaya ve onların sesini duyurmaya çalışıyorum. Sesimin yettiği yere kadar da bu görevime devam edeceğim. Sevgili Dostum İlyas Ali DAŞTAN da yapmış olduğu çalışmalar ve kalıcı işler ile bizim sesimizi daha geniş kitlelere ulaştırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle “Kuş Yuvası” sadece İlyas Ali DAŞTAN’ın sesi değil, aynı zamanda benim ve bizim sesimizdir. Benim arkadaşım, kadim dostum, oğlum İlyas Ali DAŞTAN, dile getirdiklerin için asıl ben sana teşekkür ediyorum. Kalemine, kalemi tutan eline ve çocukların sesi olamaya çalışan ince yüreğine sağlık diyorum. Yazdıkların ve yazacakların ile oluşan bu damlalar bir gün muhakkak çağlayarak akan nehirlere dönüşecektir. Bu inancımdan dolayı yolda yürürken bile önümden geçen herkese Kuş Yuvasını okumalarını tavsiye ediyorum. |
|||
ÖĞRENMEK İSTEDİĞİNİZ HERŞEYİ BULACAĞINIZ GİBİ BİRLİK BERABERLİĞİN BAŞLANGICI OLACAKTIR. |
|||