YUKARI | HAZIRLAYAN Kudret
YUKARI | HİKAYE
 

Kahvede sohbet eden adama arkadaşları:
''Senin aile yaşantına hayranız, eşin ve çocuklarınla çok mutlu bir yaşantın var. Karının bir dediğini iki etmiyorsun. Bu mutluluğunun sırrını bize de anlat yoksa pısırık olduğunu düşüneceğiz.'' derler.

''Kısaca anlatayım ...'' der adam.

''Düğünümüz bittikten sonra karım kendi atına, ben de kendi atıma bindik, evimize doğru gidiyoruz.
Benim bindiğim atın ayağı takıldı ve sendeledi.
Karım eğildi ve benim atıma 'Bir' dedi.
Biraz daha ilerledik ve benim atımın ayağı tekrar takılıp tökezlediği zaman, eşim tekrar eğilip atıma 'İki' dedi.
Az sonra atım tekrar aynı şekilde tökezleyince eşim atından indi ve at'a 'Üç' dedi ve çeyizinden tabancasını çıkartıp atımı alnından vurdu.

Ben şok olmuştum...
Eşime bir hışımla çıkıştım ''Yazık değil mi ata, neden vurdun kadın, manyak mısın sen?'' diye bağırdım...
Karım arkasını döndü ve bana 'Bir' dedi.

Ve o günden sonra karımın bir dediğini iki etmedim.

YUKARI | Aşağıdaki Metin Yaşanmış Gerçek Bir Yaşam Hikâyesidir.   

ÖYKÜ
Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu.  Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın "Günaydın Anne, Günaydın Baba" dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı.  Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. "Günaydın Kocacığım" dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp "Günaydın Evlatlarım" dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp  "Sizleri, hepinizi çok özledim" dedi.
Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır  doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama "Bir taksi istiyorum" dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. "Patlama be adam" dedi. Nihayet taksiye binebildi. "Teyze hoş geldin" dedi 25–30 yaşlarındaki şoför. "Nereye gidiyoruz?" Kadın kısa bir sessizliğin sonunda "Tüm bir gün beni taşırmısın?" diye sordu. "Sana 500 lira veririm."  Adam küçümser bir gülümseme ile "Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze" dedi.
Kadın gülümsedi
"O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?"
"Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye    gideceğiz?"
"Anıtkabir'e"
"Anıtkabir'e mi?
"Evet"
"Tamam teyzeciğim"
"Yaş kaç teyzeciğim?"
"Seksen sekiz"
"Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim"
"Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum"
"Haklısın teyzecim"
Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför "Teyzeciğim geldik" dedi. Dalgın görünen kadın "Evladım burada yardımına ihtiyacım var" dedi. "Benimle gel" Adam şaşırmıştı. "Tabii teyze" dedi. Kuşkulu gözlerle "Bizi buraya alırlar mı?" diye sordu.
O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak "Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?" dedi
"Hayır"
"Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?"
"Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme"
"Ee o zaman"
"Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben"
Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.
Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan  mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde
"Nasıl çıkacaksın Teyze?" diye sordu.
"Her ay nasıl çıkıyorsam öyle"
"Her ay geliyormuşsun?"
"Evet"
Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu.  Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. "Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım" Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra "Hadi gidelim" dedi.
Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. "Yoruldun mu Teyze" dedi.
Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra "Evet hem de çok yoruldum" diye cevapladı. 
"Nereye gidiyoruz?"
"Bankaya"
Şoför  arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.
"Teyzeciğim bir şey sorabilir miyim?"
"Sor bakalım evladım"
"Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?"
"Uzun hikâye evladım"
"Olsun be teyze anlat ne olur"
"Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende "Adalet" dedim. Bunun üzerine "Ne güzel ismin varmış" dedi. "Okulu bitirince ne olacaksın" dedi bana. Hemşire dedim. Oda "Güzel meslek ama bence sen Hâkim ol ismine çok yakışır" dedi. Ben kadından hâkim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, "Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hâkim olacaksın" dedi ."
"Sen ne dedin peki?"
"Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim."
"Peki, olabildin mi Adalet Teyze?"
"Evet, ben Cumhuriyetin ilk kadın hâkimlerindenim."
"Vay be. Sende ne hikâye varmış Adalet Teyze"
"Herkesin bir hikâyesi vardır evladım. Herkesin hikâyesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikâyelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin"
"Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin"
"Evet"
"Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?"
"Hayır. Sen burada bekle lütfen. Bu arada adın neydi evladım"
"Osman teyzeciğim"
"Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?"
"Tamam teyzeciğim"
Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. "Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür" diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.          
"Hoş geldin Hâkim Teyze"
"Çok uzun zamandır bana Hâkim denmemişti."
"Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?"
"Yok, aksine hoşuma gitti. Sağ ol"
"Nereye gidiyoruz?"
"Seyranbağları'na"
"Tabii"           
"Hâkim Teyze çok yer gezmişsindir sen"          
"Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla"
"Ne iş  yapardı amca?"
"Subaydı."
"Ne zaman vefat etti?"
"1952'de"
"Çok olmuş. Gençmiş"
"Kore savaşında şehit oldu."
"Allah rahmet eylesin Hâkim teyze"
'"Sağ ol"
"Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?"
"Sağa sap. İkinci binanın önünde dur."
"Tamam. Buyur Hâkim Teyze. Geleyim mi ben"
"Yok, bekle burada"
Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. "Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu" yazısını okudu. Anlam veremedi. "Bu kadın burada ne yapar ki?" diye düşündü. 
Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın "Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin" dedi.
Adalet hanım, buğulu gözlerle "İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın"          
Araba hareket etti.
"Nereye Hâkim Teyze?"
"Hemen iki sokak öteye"          
Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da "Ankara Seyranbağları Huzurevi" yazıyordu.
"Bekle beni"
"Tabii Hâkim Teyze"
Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında birçok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.
"İyi misin Hâkim Teyze"
"İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor"
"Nereye gidiyoruz?"
"Cebeci Asri Mezarlığına"
"Tamam"  
"Teyze nerelisin sen?"
"Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babamda sağ salim döndü savaştan."
"Sonra ne oldu?"
"Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik.."
"Çocuğunuz var mı?"
"Bir kızım bir oğlum vardı."
"Neredeler şimdi?"
"Oğlum dışişlerinde çalışıyordu."
"Ne güzel"
"1978'de Fransa'da  Ermeniler öldürdüler."
"Üzüldüm Hâkim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani"
"Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin."
"Âmin. Ya kızın?"
"O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999'da depremde hepsi vefat ettiler."
"Allah rahmet eylesin. Boş boğazlığımla üzdüm seni Hâkim Teyze kusura bakma"
  "Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım. Sen üzülme sağ ol"
  "Geldik Teyze"
  "Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin."
  "Hâkim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım."
"Yok, beni alacaklar buradan"
  "Hâkim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi  ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten."
"Çocukların var mı?"
  "İki tane ellerinden öperler." Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.
  "Adları nedir?"
  "Kemal ve Ayşe"
  "Oğlumun adı da Kemaldi."
  Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..
  "Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara."
  Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.
  Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.
  "Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında  bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor."
  Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında "Gökler bile sana ağlıyor" diyerek ağladığı. R. Çomakçı

YUKARI | SOSYAL ADALET .   

Genç bir işadamı Güney Afrika'da iş gezisindedir.
Her şey umduğundan daha başarılı ve çabuk gelişmiştir.
Sözleşme bile imzalanmıştır. Dönüşüne tam bir gün vardır.
Büyük Sinemalardan birinin önünden geçerken dikkatini "Ghandi" filmi çekiyor adamın. Hani şu bol Oscar'lı uzun film...
Hemen taksiden iniyor ve doğru gişenin önündeki kuyruğa...
İnsanlar tuhaf tuhaf, bakıyorlar genç işadamına:
- Beyefendi, siz yabancısınız galiba?
- Evet, nereden anladınız?
- Burada beyazlar kuyruğa girmezler, onlar doğrudan gişeye giderler biletlerini oradan alırlar.
Adam biraz mahcup, tüm kuyruğu geçip gidiyor gişeye.
Evet... Beyazlar için ayrı bir pencere var gerçekten.
- İyi günler efendim, bir koltuk rica ediyorum, arkadan ve ortadan lütfen...
Gişedeki kız şaşkın:
- Beyefendi, siz yabancısınız galiba?
- Evet, nereden anladınız?
- Burada beyazlar, koltukta değil, balkonda otururlar.
- Peki, bir balkon lütfen.
Adamcağız, balkonda filmi seyretmeye devam eder etmesine de, Güney Afrika'da bizim sinemalar gibi uzun uzun aralar yok ki, sıkışır haliyle. Etraf karanlık, herkes filmi izliyor, dayanamaz ve ayağa kalkmaya karar verir. Tam kalkacak, yandaki sorar:
- Nereye beyefendi?
- Hiiç... Tuvalete gitmem lazım…
- Beyefendi, siz yabancısınız galiba?
- Evet, ama nereden anladınız?
- Burada beyazlar, tuvalete gitmez ki, balkondan aşağı işeyiverirler.
Adam şaşkın, tek güvendiği etraftaki karanlık.
Balkonun korkuluklarına dayanır ve tam çişini ederken, aşağıdan bir zenci seslenir:
- Heeey sen yabancısın galibaaa...!!!
Adam iyiden iyiye şaşkın, karanlıkta ve sadece çişinden tanındığı için ürkmüş...
Aşağıdaki devam eder:
- İnsan sadece birinin kafasına etmez ki, şöyle bir serpiştirir. Bu memlekette sosyal adalet diye bir şey var!..

YUKARI| KISSA'DAN HİSSE;

Sultan Murat Han o gün bir hoş"tur. Telaş eli görünür.
Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
— Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
— Hayır, mı şer mi öğreneceğiz.
— Nasıl yani?
— Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki,
Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve
Gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a
Çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır.
Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir
Dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan
Bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
— Kimdir bu?
Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler.
Ayyaşın mey husun biri işte!..
— Nerden biliyorsunuz?
— Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık
Komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;
— Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır.
Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar...
Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem
Şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli
kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
— isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir
cemaatte gören olmuş mu?.. Hâsılı, mahalleli döner ardını
Gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu:
— Nereye?
— Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
— Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem...
Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır.
Defini tamamlamak gerek.
— İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
— Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
— Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
— Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
— Aman efendim, nasıl kaldırırız?
— Basbayağı kaldırırız işte.
— Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,
Paklanması var. Tekfini, telkini...
— Merak etme ben beceririm.
Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
— Şurada bir mahalle mescidi var ama...
— Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
— Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den,
en azından Fatih Camii'nden...
— Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkânı çoktur.
Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin.
Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola
Koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur
Ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş;
Ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında.
Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur
Dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama,
Vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar,
Musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli
Vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
— Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
— Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik
Cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
— Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi
Dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tespihine döner, padişah
Garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim
Sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi
Metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
— Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar...
Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.
Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
— Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar
Nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin;
Elindekini avucundakini verir,
Satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
— Niye?
Ümmeti Muhammed içmesin diye...
— Hayret...
— Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.
Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi.
Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben
Menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal.
Hücceti İslam okurdum...
— Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki...
— Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep
Uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında
Durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli...
— Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
— işte bu yüzden Nişancıya, Sofulara uzanırdı ya...
Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle
Böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.
İnan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
— Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını
Kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla
Bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
— Peki o ne dedi?
— Önce uzun uzun güldü, sonra;
— Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

YUKARI| Rümeysa Dolaş Yazarlar

Rumeysa Dolaş .Gözlerinizi kapatın ve sadece hayal edin; atın kötülükleri kalbinizden, bir an için bile olsa kendinizi sorgulayın!

Hep güzel sorular sorun kendinize, daha sonra bu soruları test edin ve başkalarına sorun, aynı cevabı alırsınız. Tersten başlayıp önce herkese göre değişmeyen cevapları hatırlayalım, birlik beraberlik, sevgi, kardeşlik, dostluk, paylaşım, huzur, barış, ahlaki değerler ve insan haklarına saygı. Çünkü bu değerler sadece bir kişiye, bir gruba ya da bir topluma ait değildir. Geneldir ve bütün dünyada geçerlidir. İki kere ikinin dört ettiği gibi bunların doğruluğu da tartışılmaz. İnsanlığın yitik değerleridir bunlar. Arayıp bulalım bir an önce... Kinin, nefretin, ayrılığın ve düşmanlığın olmadığı bir dünyada yaşamayı hayal ederek bu güzel hayallerimizi gerçekleştirmeye çalışalım.

Evet, sadece düşünün. Sizce, bunlar imkânsız şeyler mi? Kötülükleri yok ederek dostluk içinde yaşayamaz mı tüm insanlar? Nasıl mı başarılır?

Öncelikle nemelazımcı olmayalım. Başkasına yapılan bir haksızlığa bize yapılmış gibi karşı çıkalım. Bu güzel değerlerimizi bir daha kaybetmemek üzere sahiplenelim. Nereden geldiğine, kime karşı yapıldığına bakılmadan her türlü kötülükle mücadele edelim. Haksızlıktan belki bir zaman için zarar görmeyebiliriz. Fakat unutmayalım ki, gün gelir bize de dokunur... Herkes, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” derse, ne olur düşünebiliyor musunuz? Her halde ortalık yılanla, çıyanla dolar.

Herkese karşı dürüst olur ve haklarına saygı gösterirsek bize haksızlık yapıldığında yalnız kalmayız. Kendimiz için istemediğimizi başkası için de istemeyelim. Aksi halde haklılığımızı hiç kimseye anlatamayız. Çünkü başkasına yapılan kötülükler olağan şeymiş gibi algılanır. İnandırıcılığı kalmaz. Öncelikle kendimizi düzeltelim, sonra çevremizi... Toplumun bireylerden oluştuğunu unutmayalım. İnsanlar tek tek düzelir de düzgün kişilerin sayıları artarsa toplum da düzelmiş olur. Hani bir söz var, derler ya; herkes evinin önünü süpürürse sokaklar tertemiz olur. İşte temiz toplum böyle oluşur. Şu özlü sözü de unutmayalım; kötülüklerden kaçınmak insanlıktır, kötülüklerle savaşmak ise kahramanlıktır.

O halde özlenen bir toplumda yaşama hayallerinin gerçekleşmesi için herkesin sadece üstüne düşeni yapması yeterlidir. Rümeysa DOLAŞ

YUKARI| PATATES TARLASI;

Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekini için bahçeyi bellemesi
Gerekiyordu, lakin bu çok zor bir isti. Tek oğlu olan GoGo ona edebilirdi fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve
Müşkülatını izah etti.

Sevgili GoGo,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kotu hissediyorum.
Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün
Derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler Baban.

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.

Babacığım,
Babacığım Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler GoGo.
Ertesi gün sabaha karşı 4'de FBI ve yerel polis çıkageldi ve tüm sahayı
Kazdı lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.

Ayni gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım,
Şimdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler!.. GoGo. :))

Sevdiklerimiz için her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır.

YUKARI| Bomba fıkra

Tımarhanenin birinde bir gün isyan çıkmış. Deliler salon gibi bir yerde toplanmış, sağı solu dağıtıyorlarmış.
Doktorlar filan, hiç kimse yaklaşamıyormuş ; delilerin yanına!...
Hastanenin başhekimi '- Bir şey yapmak lazım' demiş ve odaya dalmış, kitapları karıştırmaya başlamış. Bir süre sonra çıkmış ve diğer doktorlara şöyle demiş.
- Şimdi doktorlardan biri soyunup koşa koşa delilerin yanına gidecek ve 'Ben canlı bombayım' diye bağıracak, literatüre göre başaracağız!..'
Doktorlar kendi aralarında birini seçmişler ve çırılçıplak soymuşlar. Kapıyı açmışlar ve '- Hadi şimdi!..' demiş başhekim... Çıplak doktor başlamış koşmaya ve bağırmaya:
- Ben canlı bombayım, ben canlı bombayım patlayacağım.. .'
Deliler bakmışlar doktora. Sonra yakalayıp pencereden aşağıya atmışlar.
- Eyvah!..' demiş başhekim... '- Literatüre göre yeniden denememiz lazım' deyip başka bir doktoru soymuşlar ve onu da yollamışlar delilerin arasına... O da çıplak bir vaziyette dalmış delilerin arasına:
- Ben canlı bombayım patlayacağım' demiş...
Onu da atmışlar pencereden deliler... Başhekim bakmış ki olmuyor...
- Ben gidiyorum!.. ' demiş . O da soyunmuş diğerleri gibi dalmış odaya...
Deliler bir bakmışlar!.. Sonra hepsi odalarına kaçışmışlar. Şaşırmış tabii ki doktorlar... Sonra araştırma yapmışlar onu neden pencereden atmadılar diye... Delilere sormuslar:
- Diğerlerini aşağıya attınız da onu neden atmadınız?'..
Deliler hep birlikte cevap vermişler:
- Onun fitili kısaydı... Her an patlayabilirdi. ..'

YUKARI| EŞŞEK DEYİP GEÇMEYİN

Eşek, iyi bir yol mühendisidir: Yokuşları en fazla yüzde yedi eğimle ve kısa mesafelerde virajlar alarak çıkar. Dediklerinde... ben de inanmamış ve nivelman yaptırmıştım (topoğrafik aletle ölçüm). Sonuç şaşırtıcıydı: %7.

Hani bu konuda çoğumuzun bildiği meşhur bir Kayseri fıkrası vardır:
1950'li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş türkiye'ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok, eleman yok.
Nafı'a mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından, elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:
- Ne yapıyorlar böyle?
- Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.
- Anlayamadım?
- Eşek %7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz.
Deyince Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:
- Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?
Kayserili bozgun... Cevap vermiş:
- Amerika'dan mühendis getirtiyoruz...

 

 

 

  • MANTIKSAL –MATEMATİKSEL ZEKA

    ZİHİNDEN İŞLEMLERİ KOLAYCA YAPAR

    GÜÇLÜ BİR MUHAKEMESİ VARDIR

    KATEGORİLERİ,İLİŞKİLERİ FARK EDER AÇIKLAR

    BİLGİLER ARASINDA BAĞLANTI KURAR

    RAKAMLA İLGİLİ İŞLEMLERİ YAPMAKTAN HOŞLANIR

    MATEMATİK OYUNLARINDAN ZEVK ALIR

    SATRANÇ VE DAMA GİBİ OYUNLARDAN ZEVK ALIR

    SOYUT VE KAVRAMSAL DÜŞÜNEBİLİR

    SEBEP-SONUÇ İLİŞKİLERİNDEN KOLAYCA ANLAR

    MESLEK       EYLEM        DERS DERS DIŞI
    Bilim Adamı
    Mühendis
    Bilgisayar programcısı
    İstatistikçi
    Yargıç
    Mucit
    Matematikçi
    Muhasebeci
    Polisiye roman yazarı
    Eleştirmen
    Ekonomist
    Satın alma görevlisi
    Tahmin Et
    Uygula
    Karşılaştır
    Hipotez kur
    Problem yaz
    Şifrele
    Sınıfla
    Çözümle
    Hesapla
    Keşfet
    Dene
    Sor
    Akıl yürüt
    Matematik
    Hayat Bilgisi
    Fen Bilgisi
    Dilbilgisi

     


    Bilgisayar Kulübü
    Ölçme Birimi
    Legolar
    Hesap Makinelerı
    Bilmeceler
    Oyun Kartları Oyuncak Paralar
    Bulmacalar
    Strateji
    Oyunlar
    Deney Yapma
    Yap-Boz



    Bütün insanlar akrabadır.
    Baba adem ana Havva'dır.
    Zülm etme insanlara
    Bu dünya zaten yalandır.
    Dünya yeter hepimize
    Dostlar sesleniyorum size Kimi aç kimi tok ise
    Bu dünya zaten yalandır.

YURTAYDER Dernegi
YURT AY DER - Feridunçelik mahallesi 8 nci cadde No: 303/A Altındağ / Ankara - Türkei

Tel.: (0) 534 677 70 41
Fax.:0090 - (0)312 -

Email: kbuluttt@hotmail.com

Sicil Kayit No.: 06042200 Ankara

Başkan: Kudret Bulut
Başkan Yardımcısı: Abidin Özcan
Genel Sekreter: Ahmet Taskiran
Mali Sekreter: Recep Tanik
Üye : İsmail Karaca

YUKARI |"HERGÜN BİR İYİLİK YAP"