(YURT AY DER)
"YETİŞTİRME YURTLARI"
ESARET
 

                       “Gitsem kaçağım, kalsam tutsak…” dedi kendi kendisine ve bir bankın üç tahtalı soğukluğuna dar attı kendini. Dağılan saçlarını elleri ile yatırmaya çalıştı, rüzgâr kendinden emin bir şekilde sağa yatırılan saçlarını tekrar dağıttı.
            Tel tel kızıla dönmüş gözleri ile baktı parkın yeşilliğine. Gördükleri nedense kızıl renkli gibi algılanıyordu beyni tarafından. Şu ağaç yaprakları, çimenler, gölde ki su, insanlar kızıldılar.
            Öfke, hırs, sevda, korku, ihanet, gözyaşı… Neler oluyordu? “Aşkın ana yolları” demişti bir arkadaşı tüm bunlar için. Ne kadar doğruymuş. Aşkı düz bir yol sanıyordu oysa. Hiçbir tümseği, çukuru olmayan, bir duraktan bindiğinde son durakta inilecek olan bir tren yolculuğu değilmiş meğer aşk.
            “Bir yastıkta kocamak” dedi ama… İki insanın bir yastıkta kocaması düşüncesi en sevdiği düşünceydi. “Ben seninle aynı yastıkta kocamak istiyorum” derdi sık sık eşi Selma’ya. Selma gülerdi… olur derdi… gülerdi…
            Alkol seviyesi almış başını gitmiş, şimdi arabası olmadığına seviniyordu. “Öyle şansızım ki alkol aldığımda mutlaka polis kontrolüne takılırdım” diye kendince hayıflandı. Acımtırak alkol tadı genzinden burnuna geldiğinde kendisi de tiksindi kokudan. Kusmamak için gözlerini yumdu. Midesinin duvarlarını döven rakı dalgalarını düşündü. Şimdi mide duvarlarındaki hücrelerden kaç bini yaralanmıştır. Ülseri daha da azacak ve sabaha kendine yapılan işkencenin intikamını alacaktır.
            Ve haklıydı şansızlığını tarif ederken. Şansızdı…
            Güvercinler bankın etrafına konmaya başladılar. Uzun süre sessiz ve hareketsiz kaldığından olacak parkın gri güvercinleri ayaklarının dibine kadar yanaştılar. Kırmızı gözleri ve kırmızı ayakları ile eşeleniyorlardı. Güvercin olsaydı o an. Aklında paralanan düşüncelerden, yüreğinde çırpınan duygulardan uzaklaşsaydı. “İnsan dediğin çektiği acılarla vardır ve acılar insanı olgunlaştırır” diye ahkâm kesen arkadaşını düşündü. “Hadi canım sende” demişti. Şimdi arkadaşına katılmakla birlikte acıların insanı var ettiğine değil de yok ettiğine inanıyordu ancak bir olgunluk kattığı doğruydu ama nasıl bir olgunluk bunu bulamadı.
            Ağzında biriken kahverengi balgamı savurdu çimenlere doğru. İçinden kopan acıydı balgam, ama boğazında daha çok vardı bu balgamlardan. Sonra, yüreğinin dehlizlerindeki balgamları düşündü. Onları da sümkürebilseydi ya. Git gide katranlaşan yürek balgamları içini daha bir sıktı.
            Kalkmak, yalpalayarak yürümek, belki düşmek… Şimdi ne diye yalnızlığını yüzüne haykıran evine gidecekti. Duvarlarını düşündü evinin, içini açsın diye lila rengine boyattığı evinin duvarlarını. İçi katran karası bir adamın evinin lila duvarları pek de açmıyordu ya içini. “Renkler insanı hayata bağlar” bir de böyle demişti arkadaşı. Sıcak, canlı renklere bakmalıymış insan. Sarı, mavi, yeşil, fıstık yeşili ve lila; gözden başlayarak yüreğe kadar inip kişiyi hayata bağlarmış. Hani nerede? Neden hayata bağlanamadı, bu renklere bezendikten sonra. Koyu renkler, özelliklede siyah benim rengim diye düşündü.
            Selma’nın yeşil gözleri aklına geldi. Bir bahar tazeliğinde tanışmışlardı. Hayatımın yedi renkli çiçeği diye sevmeye başladı Selma’yı. Birliktelikleri kardelen beyazlığında başladığında, beyaz önce sarardı. Sarı papatyam diye de sevdi bir zamanlar. Kırmızı gülüm diye sevdiğinde, kırmızının öfke kızılı olabileceği aklına gelmemişti. Renkler duyguları da anlatıyordu. Beyazla başlayan sevda, sarararak sarıya, arkasından kırmızıya… Şimdi de beyaz sevdası kararmıştı. Demek duyguların da renkleri varmış.
            Alkol bulanıklığında iki ay öncesine gitti gözleri. Bir cuma akşamı, saat beş sularını hatırladı. Yatak odasının bombeli aynasında duran küçük not, bilmem kaç bin defadır zihnini kanattı. “Artık hayatından çıkıyorum” Selma’nın, hayatına katkıları kadar kısa bir cümle ile hayatından çıkış vizesi almasına ilk olarak gülümsemişti. Saniyeler sonra, buz dağının içinden gürültü ile kopup okyanusta sürüklenmeye başladığını hissettiğinde artık yolun sonunda olduğunu anladı…
            Bir bahar sabahında pırpırlanıp kanatlanan yüreği şimdi yuvasız kuşlar misali gökyüzünde dönüp duruyor. Ne geçen zamanın, ne de geleceğin anlamı kaldı içinde. Pelteleşmiş vücudunda kanı akışkanlığını kaybetti.
            Çokbilmiş arkadaşı, kahverengi gözlerinin içine bakarak “özgürlük sevdada kalmak değil, sevda tutsaklığı reddeder, gitmek isteyen sevdalıya iyi yolculuklar demeli” demişti. Gidene başka ne denir ki…
            Oturduğu bankta hareketlenince, ayaklarının dibinde eşelenen güvercinler havalandı. “Ben kendi sevdama esir olmuşum” dedi kendi kendine. “Gitsem kaçağım, benim özgürlüğüm kalmam ve kendi esaretimi onaylamamdır.”
            Can arkadaşının haklılığı iki damla gözyaşı olarak yanaklarından süzüldü. Sevdasında tutsak olan nice sevdalılar gibi yol boyu yürüdü gitti…

EŞEĞİN MÜDÜRLÜĞÜ

Hikâyede bahsi geçen hayvanlar ve olaylar tamamen gerçektir. 
            Ahırda normal bir gün yaşanıyordu. Hayvanlar huzur içindeydi. Ahırın sakinleri mutluluk ve görev bilinci içerisinde bu örnek çiftliğin ortak üretimine katılıyorlardı.
            Hayvanlar arasında dayanışma ve işbirliği vardı. Hiçbir hayvan diğerinin hakkında tecavüz etmiyordu. İmece usulü ile –biz insanların ekip çalışması dediği yöntemle-ahırın işleri hayvanlar arasında paylaşılıyordu.
            Ahırda her ne kadar bir yöneticiye gereksinim yoksa da hayvanlar kendi aralarında temsili olarak atı müdür olarak seçmişlerdi. At, kendisine bu görevi uygun gören hayvan dostlarını mahcup etmeden canla başla çalışıyordu.  Mütevazı bir müdür olan atın makamını hiçbir zaman kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı görülmemiştir.
            Ahırda iş ve yem paylaşımı at sayesinde adaletli bir şekilde yapılmaktaydı.
            Günlerden bir gün hayvanlar kendi aralarında sohbet ederken ahırın kapısı açılmış ve kapının ağzında çiftçi ve yanında yeni bir hayvan belirmişti. Loş aydınlıkta çiftçinin yanında duran hayvanın kim olduğu seçilemiyordu.
            Çiftçi, yularından çektiği sarı tüylü, yaşlı ve uyuz görünümlü eşeği ahırın ortasına doğru sürüdü. Kendi hallerindeymiş gibi önlerindeki yemliklerden yem yiyen hayvanları süzerek eşeğe bir yer bulmaya çalıştı.
            Ahırın bu yeni misafiri uyuz eşeği, atın bulunduğu yere doğru sürükleyen çiftçi hiçbir hayvanın aklına gelmeyecek şeyi yaptı. Atı, bulunduğu yemlikten çözerek biraz öteye, atın yerine de eşeği bağladı. Sonra da arkasına bakmadan ahırdan çıktı.
            Çiftçinin ahırdan çıkmasıyla birlikte ahırda homurtular, hararetli konuşmalar ve sesler yükselmeye başladı. Bu duruma şaşıran diğer hayvanlar atın göstereceği tepkiyi merak ediyorlardı. Kendi aralarında kulis yapan hayvanlar bir türlü eşeğin bu makama getirilmesine bir anlam veremiyorlardı. Atın yerine eşeğin bağlanması hayvanlar geleneğine göre müdürlük makamının el değiştirmesi demek oluyordu.
            Uysal kişiliği ile tanınan at bu duruma ses çıkarmadı ancak kendi yerine uyuz bir eşeğin bağlanmasına çok içerledi. Çiftçinin vefasızlığı karşısında at eskiden beri tanıdığı eşeği düşünüyordu. Bu uyuz eşek, akşama kadar saman yer, küllerde ağınır ve yan gelip yatardı. Gençliğinde çalışkanlığını dilinden düşürmeyen eşek aslında işten kaytaran tembel ve kaypak bir hayvandı. Kendisinin taşıması gereken yükleri bile en yakın arkadaşı atın sırtına yüklemişti.
            Ahırda çıt çıkmıyordu. İnanılmaz bir durumdu. Çiftçi çıldırmış olmalıydı. Bu ahıra müdür olması gereken en son hayvan bu eşekti.
            Havyaların bakışları ve tepkilerine aldırmayan eşek kafasını kaldırdı ve uzun uzun anırdı. Bu makama getirilmesinde payı olan, aslında hiç sevmediği sahibini övdü, ona yaltaklandı.
            Eşek, öncelikle kendisine bir müdür yardımcısı seçeceğini söyledi. Müdür yardımcısı olarak seçtiği hayvan ise yumurtadan çoktan kesilmiş kısır kart tavuk oldu. Tavuk, muhalefet etmeyecek kadar yalaka, aptalca kararları onaylayacak kadar saf bir hayvandı. Kaz kafalı kazı da kendisine özel kalem müdürü olarak atadı. Kendi güvenliğini sağlamak üzere köpekle pazarlık yapmış ve köpeğe daha fazla yal verilmesi karşılığında kendisini korumasını sağlamıştı. Eşek, yeni yönetim kadrosu ile eşekçe yönetimine başlamıştı.
            Ahırda yerleşim planı değişmeye başladı. Kendisine zararı dokunabilecek atın çifteleri ve öküzün boynuz darbelerinden korunmak için onları ahırın en uzak yemliklerine sürdü. Kazları, tavukları, ördekleri, koyunları ayağının altında ezebileceği ve her dediğini kabul edecek küçükbaş hayvanları çevresine topladı.
            Eşek, göreve geldiği ilk günden itibaren atın çıkardığı bütün hayvan kanunları ve genelgeleri kendine göre düzenledi. Çıkardığı talimatlara göre bundan sonra ahırda eşeğin anırması dışında bir ses duyulmayacaktı. Eşek anırtısı ahırda tek ses olacaktı. Eşeğin talimatlarına karşı gelenler ahırdan sürülecek ve ahır dışında yapılan tentelerin altında yaşayacaklardı.
            Eşek, eski hasmı atın kendisini tepeleme ihtimaline karşı onu sindirme yolları buldu. Ahırın bütün ağır ve yük işleri at tarafından yapılacak. Böylece akşama kadar çalışan ve yorulan atın kendisine karşı herhangi bir tehlikesi kalmayacaktı.
            Eşeğin müdürlüğünden sonra akşama kadar canı çıkan at akşam olduğunda kendisine verilen azıcık arpasız samanı yiyor ve ahırın köşesine seriliyordu. Az samanla çok çalışan at kısa zamanda zayıflamaya ve kemikleri sayılmaya başladı. Artık eski gücü kalmadığından yeteri kadar çalışamıyor bu nedenle de sahibinden daha çok kırbaç yiyordu.
            Eşeğin gazabına uğrayan bir diğer hayvan öküz oldu. Öküzde durup dinlenmeden tarlada çit sürmekteydi. Günden güne gücü tükenen ve çiti yeterince süremeyen öküz de yine çiftçi tarafından sürekli yürüyüşünü hızlandırmak için üvendirenin ucuna çakılmış sivri demir çivi ile nodullanmaktan bitap düşmekte sağrıları delinmekteydi.
            Eşek, bütün gün arpa ve saman yerken ahırda bulunan hayvanları canından bezdirmek için yeni kararlar düşünüyordu. Eşeğe karşı gelen hayvanlar çoban köpeğini karşılarında buluyorlardı.
            Kendisine korku verecek ve muhalefet edecek hayvan kalmadığından ahırın yönetimi krallığa dönmüş ve eşeğin pervasız krallığı önünde kimse duramaz olmuştu.
            Eşeğin son çıkardığı genelge onun sonu oldu. Yönetimin gücünün sonsuz ve sınırsız olduğunu sanan eşek, hayvansal meslekleri birbirine kattı. Tavukların süt vermelerini, ineklerin yumurtlamalarını, atların adının deve olarak değiştirilmesini, ördeklere kedi denmesini, yabani hayvanlardan olan tilki ve çakalın ahırın kadrosuna alınmasını ister duruma geldi. Eşeğin göreve gelmesinden sonra çiftliğin et, süt, yumurta ve hizmet üretimi sıfıra düştü.
            Eşeğin tüyleri çalışmamaktan ve iyi beslenmekten gün geçtikçe sararmaya başlamış, kuyruğu ve kulakları dikleşmişti. Ahırdaki diğer hayvanlar zayıflamaya, güçten düşmeye başlamışken eşek semiriyordu.
            Ahırın altını üstüne getiren, hayvanlar arasındaki iş barışı ve huzuru yok eden, görev ve iş dağılımında akla hayale gelmedik eşeklikler yapan eşek işlerin yolunda gitmediğini çiftçinin sinirle ahıra girmesinden anlamıştı.
            Eşeğin yularını eline alan çiftçi onu bulunduğu yemlikten çekip dışarı çıkardı. Başına gelecekleri anlayan eşeğin ayak diremeleri işe yaramadı.

Bir zamanlar atın yerine bağlayıp müdürlük verilen eşek kasabanın mezbahasına götürülerek boynu vuruldu. Eşek cennetini boylayan eşeğe altın semer vurulsa bile eşekliğin baki kaldığı bir kere daha anlaşılmış oldu.

EYLÜL DELİSİ

            Bir Eylül sabahında, kalbimi bir kuşun kanadına asıp düşlerine uçurmak isterdim…
            Kaç Eylül oldu görüşmeyeli sayamadım? Seni martıların şehrinde bıraktığımdan beri kaç Eylül oldu? Beni yarasaların şehrinde bıraktığından beri kaç Eylül oldu?
            Bu yaşadığım kaçıncı ömür? Hangi baharımdaydın sen, hangi çiçeğimin taç yaprağıydın? Gözlerinin bebeğinde bulduğum benliğimi hangi Eylül’ün denizinde boğdum?
            Bir Eylül sabahıydı… Henüz şehrin sokakları pusluydu. Kaldırımlarda ayaklarımızın izleri vardı. Yan yana, bulvarı boydan boya arşınlarken bana şah damarımdan daha yakındın. Ellerimizin ayasında geleceğimizi birleştirmiştik.
            Seni bu şehrin Eylül’ünde yitirdim. Bütün yitiklerim gibi bir daha bulunamadın. Bir küçük not iliştirmeden aynanın sırrına, bir iz bırakmadan yastığımın sırtına çekip gittin…
            Bir Eylül sabahıydı… Şehrin sokakları yağmurluydu. Kaldırımlardan ayak izlerimizin silindiğini biliyordum. Yapayalnız, bulvarı boydan boya arşınlarken semadaki en uzak yıldızdan uzaktın bana. Ellerim çıplak ve üşümüştü.

            Sen şimdi… Hangi otobüs durağındasın? Hangi tren garındasın? Hangi terminalin peronundasın? Hangi limanda demir atacaksın? Hangi havaalanına ineceksin? Hangi dağın patikasındasın? HANGİ EYLÜL’DESİN?

            Bir Eylül sabahıydı… Şehrin sokaklarına acı bir karanlık indi. Kaldırım taşları ayaklarıma dolandı. Yokluğunda, bulvar boyu kendi kendine konuşan bir deliyi seyrediyor insanlar. Ellerim uyuşmuş, parmak uçlarımdan kan sızıyor.

            Eylül yaşadığın şehir. Eylül çiğnediğin kaldırım. Eylül yağdığın yağmur. Eylül senin adın. Eylül senin hayatın. Eylül başlangıcın. Eylül sonun…
            Kelimelerle sınırlıyım. Düşünce nehrim kurudu. Tutuğum, tutukluyum… Bildiğim tek kelime Eylül. EYLÜL, EYLÜL, EY…
            Ey benim ışıltılı yüzüm! Ey benim gülen gözüm! Ey benim şen kahkaham! Ey benim tutan elim! Ey benim yaşayan tenim! Ey benim Eylül’üm…
            Sen olmadan ben bir hiçim.

            Bu kaçıncı Eylül sabahı? Kaçıncı kırılışı yüreğimin camlarının? Kaçıncı tutuluşu dilimin? Kaçıncı kırılışı belimin? Kaçıncı sökülüşü yüreğimin? Kaçıncı kopuşu yaşam telimin?

            Eylül’den başka ay yok ruh takvimimde… Beni Eylül sabahlarına hapsettin. Kör zindanımın anahtarlarını hangi ayda bıraktın.
            Kafamı Eylül ile bozdum. Ruhum Eylül nevrozunda. Ruh ve akıl sağlığı literatüründe ilk ve tek Eylül hastasıyım. Hiçbir doktor hastalığımı teşhis edemeyecek. Tek kurtuluşum olacak olan Eylül ilacı hiçbir eczanede bulunmayacak.
            Beni kimse anlayamayacak. Çünkü dünyada benden başka Eylül’ce konuşan yok. Olmayacak da. Bu lisanı bir defaya mahsus ben kullanacağım ve benimle birlikte son bulacak.

            Bir Eylül sabahında öleceğim. Şehrin sokaklarında cansız bedenimi bulacaklar. Başıma birikecekler. Daha önce Eylül ölüsü görmediklerinden garip cesedimi bir şeye benzetemeyecekler. Neden öldüğümün belirlenmesi için savcı otopsi isteyecek. Adli tıp morgunda otopsi yapacaklar. Neşter ile kılcal damarlarıma kadar bakacaklar. Boşuna çabalayacaklar. Eylül’den öldüğüm bilinmeyecek. Meçhul bir ölüm diye yazacaklar.
            Dünyanın hiçbir köşesinde Eylül mezarlığı olmadığından kabrimi koyacak yer bulamayacaklar. Eylül yağmurları ile yıkadıkları bedenimi bir dağ başına gömecekler. Ben olacağım dünyanın tek Eylül mezarlığında, tek başına sonsuza kadar yatan.

            Bir Eylül sabahında sizin şehrinizin bulvarında el ele dolaşan aşk denilen hastalığa yeni tutulmuş bir çifte yüreğin üzerine Eylül yağmuru olarak yağacağım. Eylül gibi bakan gözleri çimen kızın yanaklarından Eylül damlası olarak akacağım.

Ve her Eylül sabahında ben yeniden doğacağım…

HAYATIMIN DELİSİ

            Her şehrin, şehir de her semtin veya mahallenin bir delisi mutlaka vardır. Deliler, o muhitin renkli kişilikleri olup bulundukları çevreye bir güzellik de katarlar. Akıllı geçinen bizler, delilerin yaptıklarından daha delice işler yaparız; akıllı olduğumuzdan mıdır nedir, işi deliliğe vururuz. 
            Bizim yurdun da delisi Oğuz idi. Aslında kendisi hiçbir zaman deli olduğunu kabul etmemiştir, “kendisine sen deli misin” diyenlere “ben akıllıyım” diye cevap verirdi. Belki de haklıydı, bilemiyorum…
            Oğuz’un yurt ile tanışması sanırım bebekliğine kadar iniyor. Şu an elli yaşlarında olsa, elli yıldır yurt yaşamı olmalı. Birbirine yakın küçük kara gözleri, sivri burnu, çıkık alnı, bomba yağmuru ile oyulmuşçasına şekilsiz kafası, üst tarafı geniş vücudu, yağlanmış göbeği, ince bacakları, nasırlı el ve ayakları ile bir deli insanoğlu… Hayata tek başına gelmiş gibiydi, ne arayanı soranı oldu. Bildiğim kadarıyla ne ailesi ne de akrabası vardı.
            Oğuz’u özel kılan tarafları saymakla bitmez. Yurtta kalan ya da çalışan hiç kimse yaşamında onun yeri olduğunu inkâr edemez. Ben de etmiyorum ve Oğuz’a hakkını onu yâd ederek teslim ediyorum. Kendisi, Kırşehir Yetiştirme Yurdunun kayıtsız bir demirbaşı olarak yaşamını sürdürüyor. Belki, iyice yaşlandıktan ve elden ayaktan düştükten sonra huzurevine gönderirler. Ömrü, sosyal hizmetlerde geçen şans(lı)sız kişilerden sadece biri.
           
            “Bir haziran günü, günlerden çarşamba, Ahmet hocanın nöbetinde, akşam yemeğinde kuru fasulye, pirinç pilavı, salata mönüsü olan bir zamanda ve Oğuz benzin varilinden yapılmış çöp bidonunda ateş yakarken” diye başlayan tanışıklığımız yedi yıl boyunca sürdü. Oğuz’un, her sorduğumda eksiksiz sıraladığı bu olay benimde çocuk yuvasından yetiştirme yurduna adım attığım ilk gün için onun beyninde kodlanmış olan ve onunla birlikte mezara kadar saklanacak olan bilgidir.
            Bu durum sadece bana özgü değildir. Yurda gelen her çocuğun, geldiği ilk güne ilişkin bir bilgi kodlaması onun hafızasında kayıtlıdır. Siz bu bilgiye ihtiyaç duyduğunuzda ya da ilk geldiğiniz günü unuttuğunuzda çağırırsınız Oğuz’u ve ondan gerekli olan bilgiyi alırsınız. Bütün çocukların seceresi hafızasında mevcuttur.
            Bütün bunlar nasıl oluyor bilmiyorum ama Oğuz yaşadığı olayları unutmuyor. Garip bir şekilde sallanma hareketleri ile o gün için yaşadıklarını tekrarlıyor ve hafızasına kodluyor olmalı. 
            O, Kırşehir yurdu için yaşayan bir tarihtir. Kırşehir’de Hirfanlı Yetiştirme Yurdundan başlayarak, merkezdeki yanan yurt ve geçici bir süre sanayi bölgesinde kurulan ve daha sonra şehir dışına taşınan yurtlar, yurtlarda kalanlar ve yaşanan olaylar hakkında her türlü bilgi kendisinden tedarik edilebilir.
           
                       
            Ateşle oynamak en büyük eğlencelerinden biridir. Ekseriya çöp bidonlarını yakmak ve çıkan dumanda tütsüleniyor gibi hareketlerde bulunmak ilginç davranışları arasındadır.  Yaşar Kemal romanlarında ateş kıvılcımlarının dans etmesinden bahseder. Kim bilir Oğuz içinde bu dans eden kıvılcımlar bir şeyler çağrıştırıyordur.
           
            Oğuz, karanlık koridorda tek başına durur. Ayaklarını adam atar gibi açarak olduğu yerde ileri geri sallanmaya başlar. Sallanmaların hızı artmaya başladığında garip sesler çıkarır ve bir yandan da kendi kendine kahkahalar atar. Kafasını sağa sola doğru sallayarak tıslar. Aslında salıncak gibi adamdır. Çünkü sallanmadan duramaz. Bazen gırgır olsun diye Oğuz sallanırken arkasından onun sallanmasını engellemeye çalıştığımızda bizimle mücadele eder, sallanmayı başaramazsa bizden biraz ileri kaçarak sallanmaya kaldığı yerden devam ederdi. 

            Canı sıkılan ya da eğlenmek isteyen mutlaka ona çatar. Onu kızdırmak bütün çocukların başlıca eğlencesidir. Oğuz’u sinirlendirmek, hoşuna gitmeyecek işler yapmak ve sonrada kırmızı şal görmüş boğa gibi öfkelendirerek önü sıra kaçmak büyük küçük bütün çocukların hoşuna giderdi. Çocukluk işte diyeceğim ancak kimi zaman bu davranışlar eziyet boyutuna kadar varırdı. Bir kişinin acısından zevk alan diğerleri. Kabul ediyorum, kimi zaman Oğuz’a yapılanlar insanca değildi.
            Oğuz kızmaya başladığında çok yüksek perdeden bağırır ve ortalığı inletirdi. Koridorlar, merdiven boşlukları bu ses ile dolar taşardı. Böyle zamanlarda küfür etmeye ve üstündekileri yırtmaya başlar, ayağındaki terliği çıkararak dişleri ile parçalardı.
            Bir keresinde yurdun ön kapısında Oğuz’u tahrik etmeye ve kızdırmaya başladım. Kendimce dalga geçiyor ve eğleniyordum. Bir an da Oğuz’un yüzümde patlayan tokatı ile gözümde şimşekler çaktı ve boylu boyunca yere kapaklandım. Oğuz, kendisine karşı yapılanlar karşısında nadiren de olsa şiddet kullanırdı. Çok sinirlendiğinde sinirlendiren kişiyi kovalamaya başlar ve yurdun içinde dört dönderirdi. Tam yakalandığımız da “ayvalık” der ve onu sakinleştirirdik. “Ayvalık” kelimesi nedendir bilinmez ama onun üzerinde sihirli bir etki yapar ve sakinleşmesini sağlardı.
            Oğuz, çocukların eğlencesi olduğu kadar çalışan personelinde eğlencesi olurdu. Yurtta görevli personel tarafından beden gücünden yararlanılan değerli bir eleman olarak da kullanılırdı. Kimi zaman elinde süpürge ile bahçeyi süpürdüğü ya da yemekhaneyi temizlediği olurdu.
            Makarna canavarı olarak nam salmıştır. Yemeklerden en çok makarnaya düşkündür. Bu yüzden göbeği yağ bağlamıştır. Oğuz’un bir kere olsun meyve yediğine şahit olmadım. Bir paket makarna ısmarlandığı zaman kendisine dünyalar bahşedilmiş kadar mutlu olurdu.
            Oğuz ile ilgili anlatılan ilginç olaylardan birisi de bir zamanlar İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine yatırılması ve oradan bir otobüse binerek hastaneden kaçıp tekrar yurda gelmesidir.  Hastanede yatan deliler onu canından bezdirmiş olmalı. 
            Oğuz’un bir şarkısı vardır. Dudağında hep aynı şarkı dizesi “olamadım, olamadım, bir baltaya sap olamadım.” Yüksek sesle söylediği bu şarkıda akıllı geçinen bizlere mesajlar mı gönderiyordu? Belki de…
            Yurtta yaşayan herkese, Oğuz tarafından yakıştırılmış ve takılmış bir lakap vardır. Benim lakabım terlik kardeşimin lakabı takunya idi. Beni gördüğünde ayağındaki terliği çıkarır ve bana doğru sallayarak “bu ne” diye sorarak benimle eğlenirdi. Ağzımdan “terlik” kelimesini duyduğunda ise keyfinden yerinde tepinirdi.
                       
            Bizim yurdun delisiydi… Kendisine zarar vermediğimiz sürece kimseye zarar vermezdi. Oğuz’u gördüğümüzde değneğini sallayan bizlerdik…
           

            Belki de Oğuz, dediği gibi akıllıydı. Deli olan bizlerdik.
İlyas DAŞTAN
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  -&&-DEVAM-&&-
1- DARWİN’İN YANILGISI

2- DEVLET MEMURU OLMAK ZOR İŞ
3- ESARET, EŞEĞİN MÜDÜRLÜĞÜ, EYLÜL DELİSİ, HAYATIMIN DELİSİ;
4- KAÇINCI BASKI
5 -KANBUR RUH;
6- MEKTEPTE İLK DERS, ÖLÜMLE HASBİHAL;
7- S’YE MEKTUP, SİHİRLİ DEĞNEK, ŞEYTAN,
8- TAYİN MESELESİ, ÜÇ AYAKLI KEDİ;
9- YARALI YÜREKLER; JİLET KESİĞİ.
 
© 2008 YURT AY DER | Design by: Kudret

YURT AY DER
Türkei Tel .: (0)534 - 677 70 41

kbuluttt@yurtayder.org - kbuluttt@hotmail.com - kbuluttt@gmail.com - kb1957@gmail.com