| |
Yedi nolu evin sakinleri bir önceki günün yorgunluğu ile pazar sabahına uyanmaya başladılar. Bu gün bütün resmi daireler ve birçok özel iş yeri kapalı. Yedi nolu ve diğer evlerde çalışan kadınlar bu gün de mesaideler.
Sümbül, odasından gerinerek diğer ev sakinlerinden önce salona indi. Çerçevesi kırılmış, simleri dökülmüş aynadan makyajsız bir hortlağa benzeyen yüzünü ve gözlerinin altındaki morlukları gördü. Salonda sarı mı siyah mı renkte olduğunu ilk sahibinin de unuttuğu tekli koltuğa bir külçe gibi geniş kalçalarını bıraktı. Lale figürleri işlenmiş tabakasından bir sigara çıkarak kibrit ile yaktı. Gözleri, mavi dumanlar arasından salonun içine dolan güneş ışıklarına daldı.
Hayatı boyunca güneşin üzerine nadir doğduğu evin patronu Minnoş Hanım yakın gözlüklerinin üzerinden Sümbül’ün hareketlerini izliyordu.
—Ne o hanım efendi bugün hiç keyfimiz yok herhalde, dedi.
—Yok be! Abla. Hiç keyfim yok, dedi yüzünü patroniçeye döndürerek.
—Neden kız?
—Pazar günleri mesai yapmak canımı sıkıyor. Herkes evinde dinlenirken çalışmak reva mı? Biz de insanız, bir pazarımız bile yok!...
Altmış dört yaşında, feleğin çemberinden geçmiş, saçlarının akı griye çalan ve ülkenin birçok genelevlerinde çalıştıktan sonra biriktirdiği parayla bu evi satın alan Minnoş Hanım yılların deneyimi ile konuştu.
—E! Ekmek parası kızım, beğenmiyorsan memur olsaydın, o zaman hafta sonunda olurdu bayram tatilinde, dedi.
Ağdası gelmiş de geçen kıllanmış bacağındaki kermeyi kaşıyan Sümbül,
—Ekmek parası, diye homurdandı ve sigarasının dumanlarında boğulmaya devam etti.
Patroniçe olduğu kadar kızlarının annesi de olan ve hepsinin sorunlarını ayrı ayrı dinleyip onlara yardımcı olan Minnoş Hanım, kızına nasihat eder gibi,
—Bizim yazgımız bu yavrucuğum, dedi.
Böyle yazgının yazıyı yazanın diye kalaya başlayan Sümbül,
—Abla ya! Ben Pazar günleri çalışmasam olmaz mı? Diye sordu.
—Neden?
—Neden olacak? Birazdan müşteriler dolacak. Pazar günleri inşaat işçileri, ameleler gelecek. Bir haftalık ter kokuları ile teke gibi domuzlar. Nasıl da vidanjör gibi koktuklarından haberleri yok ayıların. Keçi sidiği gibi kokan vücutlarıyla midemi bulandırıyorlar, üstüne üstlük bir de özel muamele bekliyorlar.
Sümbül’ün burnunu tutarak kokuyu tarif edişine gülen Minnoş Hanım,
—Katlanacaksın şekerim. İşler kesat, bu develer için bir de hamam mı kurduralım. Altı üstü üç dakika burnunu kapayacaksın, dişini sıkacaksın hepsi bu.
Minnoş Hanım, kokudan iğrenerek yüzünü buruşturan Sümbül’e çay suyunu koymasını söyledikten sonra önündeki defterden hesap kitap işlerine daldı.
Bu arada yedi numaralı evin diğer sakinleri de salona indiler. İşvenaz, Antalyalı Bebek Mine, İzmirli Şenay ve Nesrin.
İzmirli Şenay, kahvaltının hazırlanıp hazırlanmadığını sordu.
Minnoş Hanım, hesap makinesine bakan gözlerini kaldırmadan,
—Orospuya bak! Hilton otelinde sanıyor kendini. Hanımefendi hazretleri telefon etseydi oda servisi ile yollardık kahvaltılarını, yatağınızda kahvaltı keyfi yapardınız.
Kendi aralarında sürekli şakalaşan ve kendileriyle eğlenen kızlar kahkahalarla gülmeye başladılar.
Minnoş Hanım’ın azarlayan sesi salonu doldurdu.
—Çeneyi bırakın da kahvaltıyı hazırlayın. Birazdan kocalarınız damlamaya başlar, dedi.
Nesrin ve Şenay kahvaltı hazırlıklarına yardım etmek üzere Sümbül’ün yanına mutfağa gittiler.
…
Kahvaltı şen kahkahalarla edildi. Bu evde en çok da kahkaha sesi duyulurdu. Kadınlar duvarları bile yerinden oynatan, bayram sabahları kaleden atılan top gülleleri gibi seslerle kocaman gülerlerdi. Kahkahalar ile kahvaltı devam ederken evlerin bulunduğu avlunun giriş kapısı açıldı. Polis ve bekçi gelen müşterilerin kimlik kontrolünü yaptıktan sonra içeriye alıyordu.
…
Pazar günleri genelevin avlusu mahşer yeri kadar kalabalık olur. Gelen müşteriler hep birbirine benzerler. Çünkü çoğunluk, memleketlerinden ve memleketlerindeki eşlerinden ayrı olan gurbette çalışan beden işçileridir. İnşaat kalıpçıları, betoncular, ameleler, seyyar satıcılar… Kürek tutmaktan ve sıva yapmaktan ellerinin içi zımpara taşına dönen işçiler bir hafta boyunca pazar gününü bekler ve aldıkları haftalıktan ilk harcamayı da burada yaparlardı.
Oval avluda bulunan evlerin geniş camekânları mağaza vitrininde mal sergileyen dükkânlar gibidir. Bu camekânların arkasında duran yarı çıplak kadın bedenleri kısa bir süreliğine satılmak üzere sergilenmektedir. Kendi reklâmlarını yaparken; ucuz dantelli iç çamaşırlarından göğüslerini çıkaranlar, dikkat çekmek için bacaklarını ayırarak oturanlar, kapı ağzında bekleyerek, onları izleyen müşterileri kışkırtan ve yüreklendirenlerin hepsi de çığırtkanlık yaparak dolaşan seyyar satıcılar gibi tezgâhlarında duran malları satmaya çalışmaktadırlar.
Bir haftadır kadınsızlıktan kudurmuş vaziyette ağızlarından salyalar akarak kadınlara bakan bu insan grubu gözüne kestirdiği kadınla pazarlığa tutuşmaktadır.
…
Yedi numaralı evin camekânı önünde uzun süre Mine’ye bakan orta yaşlı, köylü kılıklı bir adama Mine işaret parmağını uzatarak yaklaşmasını söyledi. Parmağın ucundaki adam başkası mı işaret ediliyor diye yanına yöresine baktı ama pembe oje sürülmüş kalın parmak kendisini gösteriyordu.
Pazarlıkta anlaşıp adamı üst kattaki odasına gönderen Mine, yayık ağzı ile arsızca arkadaşlarına,
—Siftah benden! Dedi ve adamın peşinden merdivende koca poposunu arkadaşlarına sallayarak odasına yürüdü.
Tekli karyolanın üzerinde bomba yağdırılmış cephe gibi çukurlar olan yatakta adam soyunmuş bekliyordu. Sarı badanalarının yenilenme zamanı geçmiş odanın içinde muşambası firar etmiş bir sandalye ve üzerinde sürahi ile bardak duran ve insana sırıttığı hissi veren bir etajerden başka mobilya yoktu.
Üzerindekileri iki saniyede çıkaran Mine,
—Sevgilim, para peşin kırmızı meşin, dedi.
Adam sandalyenin üzerine bıraktığı kireç lekeli pantolonun cebinden vizite ücretini gönlünden kopan bahşişle süsleyerek verdi.
Mine, parayı etajerin üstüne bıraktıktan sonra yeni traş edilmiş kadınlığı ile adamın yanına uzandı. Adam, hoyrat ellerini kadının omuzlarına bastırdığında göründüğünün aksine ayı gibi güçlü olduğunu hissettirip bütün gücü ile abandı. Gözleri dışına çıkan Mine adamı üstünden atmaya çalışırken,
—Oha! Ayı mısın ulan? Damlataş mağarasına mı giriyorsun deveoğlu deve, diye küfretti.
Adam, belinde bir haftadır biriken erkekliğini küfürlere ve kadının çırpınmalarına aldırmadan hırıltılar ile boşalttıktan sonra yatakta yan tarafa devrildi. Üzerinden kalkan ağırlıktan sonra kuş kadar hafifleyen Mine, iki parça iç çamaşırını giyindikten sonra söylenerek salona indi. Adamdan aldığı parayı kasada duran Minnoş hanıma verdikten sonra bir sigara yaktı ve yeni müşterileri kesmeye başladı.
…
Öğlene doğru kalabalık artmaya, camekânlarda daha fazla göz ışımaya başladı. Avluya yukarıdan bakıldığında irili ufaklı, genç yaşlı erkeklerin karınca gibi evler arasında gidip geldiği görülüyordu.
Kasada paraları toplayan Minnoş erkek bereketinden memnun bakışlarla evinde çalışan kadınlara talimatlar yağdırıyordu. Kimine odada fazla kaldığı için kızıyor, kimine makyajını tazelemesini emrediyordu.
—Canlanın biraz hanımlar, diye her çıkışmasından sonra yedi numaralı evin çalışanları camekânlarda kadınlara bakan erkekleri kışkırtmak ve pohpohlamak için neler söylemiyorlardı ki.
—Kocacım, seni çok özledim!
—Aslanım!
—Sevgilim hadi gelsene.
—Şşt! Yakışıklı.
—Beyzadem!
—Herkülüm, ez beni!
İnsanın erkeklik gururunu okşayan, kedi olanın bile kendini aslan gibi hissetmesini sağlayan, kışkırtan sözler ile dışarıdan bakan erkekleri baştan çıkarmaya çalışıyorlardı. Avluda ve evlerin içerisinde hayat böyle devam ediyordu. Avluya giriş kapısında ise başka bir pazarlık vardı.
…
Polis, dört kişilik arkadaş grubundan birinin yaşı küçük olduğundan küçüğün içeri girmesine izin vermiyordu. Kapı dışında kalan ve olacakları merakla bekleyen on altı yaşındaki İsmail arkadaşlarının polisi ikna çalışmalarını izliyordu, yalvaran bakışlarla. Arkadaşları, yaşının kimlikte küçük olduğunu ancak İsmail’in aslında on sekiz yaşında olduğunu dilleri döndüğünce anlatmaya çalışıyorlar ama bir türlü muvaffak olamıyorlardı. En sonunda polise bir öğle yemeği parası ve bir paket kaliteli sigara alınca İsmail’in yaşının on sekiz olduğu onaylandı.
Dört kafadar hemşeri avludan içeri girdikten sonra sıra ile evleri dolaşmaya ve kadınlara bakmaya başladılar. Aynı inşaat şantiyesinde çalışan bu üç arkadaş, köyünden geldiğinin ilk haftasında hemşerileri İsmail’e mektebe gidiyoruz diyerek genelev gezisine gelmişlerdi.
Tecrübeli hemşerilerinin yanında ürkek bakışlar ve birbirine dolaşan uzun bacakları ile geneleve ilk kez gelen İsmail tüm acemiliği üzerinde yarı çıplak kadınlara bakıyordu. Bir kadın vücudunun çıplaklığını ilk kez bu kadar yakından gören çocuğun yuvalarına sığmayan gözleri sarkmış memeler, yağ bağlamış kalçalar ve kalın beller üzerinde geziniyordu. İki bacağının arasında uyanan ve pantolonun ön tarafında çadır kuran erkekliğini cebine soktuğu eli ile gizlemeye çalışıyordu.
Dört hemşeri, avludaki bütün evleri gezdikten ve gözleri ile kadınları yedikten sonra yedi nolu evin önünde durdular. Üç arkadaş birer kadın beğendikten sonra üst kattaki odalara çıktılar.
Kapı önünde tek kalan İsmail’i, nereye gideceğini bilemeyen gemi gibi sallanmaya ve yerinde kıvranmaya başladığında Minnoş Hanım bakkal çırağını çağırıcasına eliyle yanına çağırdı.
—Aslanım, mektebe ilk kez geliyor galiba, dedi.
Çocuk boğuk sesi ile kadına cevap verdiğini sanıyordu ama sesinin çıkmadığının farkında değildi. Kafasını tulumba gibi sallamasından derdinin ne olduğu anlaşılıyordu.
Minnoş Hanım, İzmirli Bebek Şenay’a göz kırptıktan sonra,
—Bu aslanım mektebe ilk defa geliyor. Şuna okuma yazma öğretip bir sınav yapıver de senin öğretmenliğini unutamasın hayatı boyunca, dedi.
Kısa kalın bacakları ile kırıtarak bir orospu kahkahası atan Şenay, çocuğun koluna girerek, onu merdivenlerden odasına doğru sürüklemeye başladı. Bütün kontrolün Şenay’da olduğu ilk derse katılmak üzere odaya girdiler.
Şenay, pratik iki hareketle külotunu ve sutyenini çıkardıktan sonra yatağa uzandı. Karyolanın kenarında bekleyen İsmail, büyük şehre geldiği ilk gün ki gibi acemi ve her şeye yabancıydı. Yanı başında yatan kadına bakamayan gözleri kalabalıkta kendini kurtaracak bir tanıdık arıyor ama o an kendisine yardımcı olacak kimseyi bulamıyordu.
Soyunmasını isteyen Şenay’ın sözünü emir almış asker gibi anında yerine getirdi. Çırılçıplak ayakta beklerken bir salyongaza benzeyen yumuşak erkekliğini elleri ile gizlemeye çalıştı. İsmail’in ellerinden tutarak üzerine yatıran Şenay, çocuğun soğukta kalmış gibi titrediğini ve memelerinin üzerinde gümbürdeyen kalbinin sesini duyuyordu. Kalbi parkta kendisine simit kırıntıları atılan güvercin gibi ani bir harekette uçup gidecekti.
İsmail’in heyecan ve utangaçlığından uyanmayan erkekliği; ani bir şok ya da korku karşısında konuşma yetisini kaybeden bir laldı. İlk kez görülen çıplak kadın bedeni onun erkekliğini yok etmişti.
Onun bu haline acıyan ve kahkahalarla güldükçe erkekliğini daha çok yok eden Şenay bildiği bütün yolları denedi ama çocuğun erkekliği kış uykusuna yatmışçasına bir kere olsun kıpırdamadı. Önünde sallanan et parçasını kesip atsan yine de bir etkisi olmayacaktı.
İki müşterilik zamanı İsmail ile harcayan Şenay baktı olacak gibi değil, çocuğa gerçekten acıdığını belli eden şefkatli sesi ile,
—Aslanım, sana ev ödevi veriyorum. Bu ödevleri iyi çalış, haftaya seni sınav yapacağım, dedikten sonra iki parçalı iç çamaşırını giyip odadan çıktı.
Kasada bekleyen Minnoş Hanım, odada uzun zaman geçiren Şenay’a dersin nasıl geçtiğini soran kafa işaretine, Şenay gözlerinden yaşlar gelene kadar güldü ve sonra:
—Kerataya sözlüden sıfır verdim, haftaya yazılı sınav yapacağım dedi.
Çocuk odada birkaç dakika yalnız kaldıktan sonra gözlerine hücum eden yaşları geriye gönderdi. Kendisine ilk cinsel ilişkisinde ihanet eden sönmüş erkekliğine sövdükten sonra giyindi ve aşağıda kendisini bekleyen hemşerilerinin yanına inmek üzere odadan çıktı.
Merdivenlerden inerken hayat mektebinde mahcup olduğu öğretmeninin bakışları ile karşılaşmamak için başı önünde hızlı adımlarla yedi nolu evden dışarı çıktı.
Bir haftadır bellerinden taşan erkekliklerini yedi nolu eve bırakan arkadaşları İsmail’in bunca zaman odada kadınla uzun kalmasını hayra yorarak çocuğun düşük omuzlarına vurup onu başarısından dolayı kutlayarak genelevin ana kapısından çıktılar.
İsmail, yüzünün ortasında zorlamayla kulaklarına kadar yaydığı ağzı ile hayat mektebinde daha ilk derste sınıfta kaldığını kimseye anlatamadı.
ÖLÜMLE HASBİHAL;
Ölmeyi kolay sanıyordum ama yanılmışım. Haberlerde izlediğim ya da gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alan intihar olaylarının ve ölüm haberlerinin öyle anında alınan kararlarla bir çırpıda gerçekleştirildiğini ve bu işin kolayca olduğunu düşünürdüm. Ama yanılmışım, ölüm hiç de öyle keyfe keder yaşanacak bir olay değil. Belki de ölümü özel kılan bu yanıdır.
Kaldı ki insanın ne zaman öleceğini bilmesi demek yaşanılan her anın zehir olması demek olurdu.
Ölmek sırayla… Bu işin bir sırası var ve sıran gelmeden de ölemezsin. Ne kadar istekli olursan ol. Ölümden mucize kurtuluşlar ve dönüşler aslında o kişinin daha sırasının gelmemesinden ileri gelmektedir.
Ben bu düşünceye; yani sıramın gelmediğini ve bu yüzden ölmeyi başaramayacağımı altı ay önce anladım.
Benim kanıtım kendimce şöyle oldu: Annem ve babam çıkmış oldukları bir seyahatten eve dönerken geçirmiş oldukları bir trafik kazası sonucunda yaşamlarını yitirdiler. Ailenin tek çocuğu ve anne ile babama aşrı düşkün olmam nedeniyle bu yıkımı kabullenmekte zorlandım.
Birinin yokluğunun acısını ve o olmayan kişiyi ne kadar çok sevdiğinizi yaşamınızdan bir yaprak gibi ayrılıp gittikten sonra anlıyorsunuz. Annem ve babam benden habersiz ve bana sormadan sessizce hayatımdaki oyunun başrolünden çekildiklerinde benim için perdenin indiğini anladım. Artık tek kişilik trajedimi kendi sahnemde oynamam istendi benden. Ben ise rolümü ezberleyememiş ve o trajedi sahnesine iğreti duran acemi bir oyuncuydum.
Yaşadığım şehrin dağları yerlerinden oynadı ve üzerime yığıldılar. Bütün gücüm tükendi, hafif bir yel ile sallanan yapraktan daha güçsüzdüm. Dayanacak dallarım kırılmıştı.
Hayatta yalnız başıma kaldıktan sonra öğretmenlik mesleğimi, çok sevdiğim öğrencilerimi ve kanser hastası çocuklara yardım ettiğimiz dernekteki aktif gönüllülüğümü boşladım. Çünkü okula gidecek takatim olmadığı gibi derslerde öğrencilerimin karşısında ders anlatmaya başlamadan ağlıyordum. İçinde bulunduğum buhran ve bunalımdan kurtulmak üzere doktora gittim ve yoğun depresyon tanısı ile sakinleştirici ilaç başladılar. Doktor, hastalığımı benim anlayabileceğim şu şekilde anlattı: Sevilen varlığın kaybından dolayı sinirlerim aşırı yıpranmıştı ve ruhum bu yıpranmalar karşısında yorulmuştu. Yorgun ruhumu sırtıma vurarak doktorun yanından ayrıldım.
Kullandığım sakinleştirici ilaçları üç ay kullandım ama ilaçlar beni hiçbir zaman sakinleştirmedi. Aksine ilaçları aldığımda daha hırçın ve saldırgan oldum. Sürekli olarak kâbuslar görmeye, anıları kendi zihnimde tekrar yaşamaya başladım. Böyle zamanlarda kara bir balçık tabakası altında kaldığımı, bacaklarımın beni batağa sapladığını, göz kapaklarım üzerine binen ağırlıktan başımın öne düştüğünü hissediyordum.
Sürekli olarak sorular yumağındaydım. Neden benim annem ve babam öldü, neden yalnız kaldım, neden tanrı beni cezalandırmak istiyor, neden, neden…
İnsanın gözleri açıkken kâbus görmesinin ne demek olduğunu yaşadım. Düşüncelerim beynimi yormaktan da öte beynimin içindeki damarları paramparça ediyordu.
Kazayı görmedim. Ama kulaklarımda hep acı bir fren sesi yankılandı. Her zaman dikkati elden bırakmayan babamın ani bir reflekse frene basması ve önündeki arabaya çarpmamak için bariyerlere çarpmasının görüntüsü. Mavi beyaz yanan sönen ve sirenler çıkaran ambulansın kaza yerine ulaşması. Arabadan kaldırıma sızan kan ve annemin kırılan gözlüğü. Cankurtaranın canları kurtaramaması…
Evimin, annemsiz ve babamsız buz gibi soğukluğu. Eşyaların tek düzeliği. Annemin evden hiç gitmeyen kokusu, babamın sevgi dolu sesi. Duvarlardan üzerime yürüyen yalnızlığım, bir başına kalmışlığım. Halıdan ayaklarıma dolanan kimsesizlik. Musluklardan damlayan isyanım ve damarlarıma işleyen inançsızlığım…
Ben yirmi altı yaşındayım, ailemden bir gün uzakta bir gece uyumadım. Onlar bensiz bir akşam yemeği yemediler. İlk defa bensiz bir yolculuğa çıktılar ve her yolculuğun başladığı yerde biteceği yalanına inanmamı istiyorlar.
Zihnim ve yüreğimin kalabalığını alkolün uyuşturuculuğu ile dağıtabildiğimi fark ettiğimde artık yeni bir dönemece girdiğimin farkında değildim. Benim için artık hiçbir şeyin maddi ve manevi değeri kalmadı. Kazandığım paraları barlarda içki masalarında bırakıp eve öyle geliyordum. Bir kadının gece yarılarında sarhoş dolaşmasına şiddetle karşı çıkarken, gece yarıları sarhoş bir halde sarhoş erkeklerin arasında sarhoşluğu yaşadım. Bir keresinde parkta, bankın üzerinde sızmışım. Sabah uyandığımda her tarafım kırılıyordu. Vücuduma buzdan kılıçlar sokuluyordu. Kendime geldiğimde hiçbir şey hatırlamadım akşama dair…
Hazmedemediğim bu terk edilme, yaşadığım ilk terk edilmeydi. Yaşamın daha kıyısında duran ve acemi bir yaşam eri olan benim için bu kaldırılamaz bir yüktü. Bu yükten kurtulmak için aldığım karar şuydu: Ben işe yaramaz bir kadınım ve varlığımın ben dâhil kimseye bir faydası yok, o zaman var olmamın da bir anlamı yok…
Saplantı haline getirdiğim bu düşüncemi bir gece iyice tartıp şekillendirdim. Ölümün beni çağırdığını, onun ayak seslerini duyduğumu sanarak iyice sarhoş bir halde evime gitmek istedim. Gece yarısında evime doğru taksi ile giderken koltuğumun altında yedek bir şarap şişesi hazır olda bekliyordu. Aynı sokaktan iki defa geçmemize rağmen evimin adresini daha sonra hatırladım.
Eve geldiğimde beni karşılayan yalnızlığıma merhaba demeden doğrudan mutfağa geçtim ve şarabımı içmeye, kaldığım yerden devam ettim. Mutfakta kullandığım radyodan en ağır arabesk şarkıları çalan radyo kanalını uzun uğraşlardan sonra buldum. Klasik ve halk müziği dışında müziğe kulağını tıkayan ben, şu aralar ağdalı arabesk şarkıların nakaratlarına eşlik eder hale geldim.
Sarhoşum ama bu hoşluğu biraz daha arttırmamın gerekli olduğunu biliyorum, çünkü beynimde duran o saplantılı düşünce sürekli olarak beni kolaçan ediyor. Bir an önce eyleme geçmem gerektiğini kendi kendime yineleyip durmaktayım.
Ne yapmam gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini biliyorum. Önce iliklerime, hücrelerime kadar alkol ile dolmalıyım. Öyle de yaptım. Alkol ile doldurduğum midemin şişkinliğinden limitimi doldurduğumu anladım. Birinci adım tamam, şimdi diğer adımlara geçme zamanı.
Yalpalayarak masadan uzaklaştım ve ayakta sallanırken buzdolabının kapağını birkaç deneme yaptıktan sonra buldum. Buzdolabının kapı gözlerinde ne kadar ilaç varsa aldım ve masanın üzerine dizdim. İki yarım kutu antibiyotik, bir kutu vitamin hapı ve depresyon için kullanmam gereken ama kullanmadığım bir kutu sakinleştirici hapım vardı. Hapları özenle jelâtinlerinden çıkardım ve bir kâseye kuruyemiş gibi doldurmaya başladım. Birkaç çeşit kuruyemişi karıştırır gibi kâseyi şöyle bir salladım ve ilaçları birbirine kattım. Zil zurna sarhoşum bunun farkındayım ama yine de ne yaptığımı ve bu hazırlığı neden yaptığımı biliyorum. Kendi idam sehpasını kendi elleri ile hazırlayan bir idam mahkûmuyum.
Haplar ile ilgili hazırlık seremonisi bittiğinde, çerez kâsesindeki ilaçları birer ikişer ağzıma atıp yutmaya başladım. Birer ikişer midemde birikmeye başlayan hapların üzerine birkaç yudum şarap yuvarlıyorum. Hapların midemdeki alkol gölünde patlayarak beni tümden uyuşturmasını bekliyorum. İçimde bir şeyler yanıyor ama bunun benim aradığım şey olmadığını biliyorum.
Haplar sona erdiğinde üzüldüm, başka hap kalmış mı diye kâseyi havaya kaldırıp gözüme yaklaştırdım çünkü burnumu göremiyordum o halde iken. Ölüm korkusu değil de bu sefer bu kadar çabadan sonra ölememek korkusu sardı.
Mutfakta öylece oturup ölebilmenin çare ve yollarını düşünürken, geriye ölmeme yardımcı olacak sadece gaz ocağının kaldığını anladım. Mutfak tezgahının üzerinde duran dörtlü gaz ocağına ne kadar sürede geldim bilmiyorum. Ocağın bütün gözlerini sonuna kadar açtım, gaz sesi ve keskin kokusu burnuma geldi. Şu bendeki akla bakın. Mutfak ve balkon kapısının altındaki boşluklardan sızan gazın boşa gitmesine içim el vermedi. Duvarlara tutunarak banyoda duran kirli çamaşırlarımdan birkaç tane aldım ve tekrar mutfağa geldim. Mutfak ve balkon kapısını kapadıktan sonra kapıların altından gaz sızıntısı olmasın diye getirdiğim kirli çamaşırları kapı altlarına tıkıştırdım. Kendim için oluşturduğum gaz hücrem tamam sayılırdı.
Masaya kollarımı dayadım ve başım ellerime yaslı gözlerim kendiliğinden kapandı. Ben ölmek için hazırdım ama ölüm beni almak için hazır mıydı?…
…
Sabahın yedisinde bir kamyon tekeri altında ezilen başımın ağrısı ile kendime gelir gibi oldum. Yaşayıp yaşamadığıma o birkaç saniye karar veremedim. Gözlerimi açamıyordum çünkü göz kapaklarım birbirine dikilmişti. Gözlerim kapalı, başımdaki müthiş ağrı, yukarı doğru şahlanan ve ağzımdan çıkmak isteyen midem yaşadığımı fısıldadılar.
İki büklüm bir vaziyette banyoya girdiğimde başımı klozetin içine kadar soktum. Ağzımdan çıkan yemyeşil kusmukları gördükçe hayret ettim. Arka arkaya alkol ile birlikte yuttuğum haplar nasıl bir kimyasal tepkime geçirdiler ki yemyeşil zehir gibi ağzımdan fışkırıyorlardı. Başım klozetin içinde belki yirmi dakika öğürdüm ve iç organlarımı da sanki ağzımdan çıkararak klozete doldurdum. Başımı kaldırdığımda aynada gözüken kadını bir an tanımadığımı sandım. Kılcal damarları kızaran ve bir yaratığın gözleri, simsiyah bir surat, klozetin sularına batmış ve bir cadınınkine benzeyen kırpık saçlar. Biraz daha dikkatli baktıktan sonra aynadakinin bir zamanlar ben diye bildiğim kadına benzediğini fark ettim.
Mutfağa tekrar döndüğümde hala ocaktan sızan gazı kapattım. Evimdeki bütün kapıları ve pencereleri sonuna kadar açtım.
Yorgun ve bitap kendimi yatağımın alıştığım ve çok sevdiğim çukuruna attım. Tertemiz ve sabun kokan yatağımda ertesi güne kadar deliksiz bir uyku çektim. Ölmeye çalışmaktan yorgun düşmüşüm, uyandığımda hangi zamanda olduğumu bir anda kestiremedim.
Yatağımda doğruldum ve yorganıma sarılarak bağdaş kurdum. Bir gün önce olanları düşündüm, acaba bütün bunları yaşadım mı yoksa tüm bunlar bir kâbus muydu? Merak içinde kalktım ve mutfağa gittiğimde, masada duran şarap şişesi ve boş ilaç tabletleri yaşadıklarımın kâbus olmadığını kanıtlıyordu. Kolay ölünmediğini ve ölümün sırasının ben de olmadığını anladım.
…
Altı ay önce kalkıştığım bu deneyimden pişmanım tabi ki.
Şimdi eski yaşamıma tekrar döndüm. Sınıfımda öğrencilerimle mutluyum, hafta sonlarında hastanede yatan kanserli çocukları ziyarete gidiyorum. Yüreğim sözümü dinliyor ve uysal bir köle gibi bana itaat ediyor. Şöyle gerilerde bir sızı var gibi ama o konuda da bilinçaltım sağ olsun, hatırlamak istemediğim şeyleri karanlık dehlizlerinin en diplerine doğru kapatmış durumda.
Bu olaydan sonra kendime karşı bir kızgınlığım olmadı. Test ederek anladım ki benim ölümü çağırmama ya da aramama gerek yok. O gelip beni bulacak nede olsa.
Ölümle ilk ve son hasbihalimiz böyle olmuştur!… |
|