(YURT AY DER)
"YETİŞTİRME YURTLARI"
S’YE MEKTUP,
 

            Gün batalı bir saat oluyordu. Perdenin tülünden güneşin son kızıl damlaları odanın içinde son veda valsini yapıyordu. Odanın kapısındaki adamın, duvarda duran ahşap çerçeveye takıldı gözleri. En sevdiği yazarın çalışma odasında, yazı makinesi karşısında çekilmiş bir fotoğrafıydı bu. İdolüm derdi, ziyaretine gelen dostlarına bu yazardan ötürü. En beğendiği yanı da yazarın aykırılığıydı. O yazar inandıkları uğruna hiçbir şeyden taviz vermemiş ve kendini olduğunu gibi kabul ettirmişti. Fotoğraftan kendisine bakan yazarın saçları darmadağınık ve kar beyazdı. Ciddi bir yüz ifadesi ile yazı makinesinde yazmaya çalıştığı yazıya konsantre olmuş olmalıydı.
            Kendi çalışma odasında ayakta bekliyordu. S için bir mektup yazmak niyetindeydi. Günlerdir kafasında oluşturduğu cümleleri yazıya dökmek için bu günü kolluyordu.
            Ceviz masanın çekmesini araladı ve beyaz bir mektup kâğıdı çıkardı. Renkli mektup kâğıtlarına yazmaktan hoşlanmazdı. Mektup dediğin beyaz sayfalara yazılmalı ki içtenliği ve duruluğu belli olsun. Çünkü mektup içsel bir konuşmadır yazılan kişi yanında olmasa da. Öyle düşünüyordu.
            Kâğıdı önüne koydu, Kütahya gezisi sırasında almış olduğu kupada görev bekleyen en nadide markalı dolmakalemine uzandı. Mektup dediğin aynı zamanda dolmakalemle yazılmalıydı. Bütün hazırlıkları tamam sayılırdı, başını eğdi ve son bir kez daha içindeki yazmayı kurduğu düşünceleri yokladı. Düşünceleri çağlayan gibi akmak için sıra bekliyordu.
            Markalı dolmakalemine ilk komutu verdiğinde, dolmakalem beyaz kâğıt üzerinde kaymaya başladı. Artık sadece mektup vardı hayatında. Yazmaya başladı:
            “Sevgili Dostum S”
            “Sana yazmak için beklediğim zaman geldi diye düşünüyorum. Akşamın bu alacakaranlığında, masa lambamın huni ışığında seninle sohbet etmek güzel olacak. Beni tanırsın, yazmak bana konuşmaktan daha kolay gelir. Kimileri vardır, yazamaz ama çok güzel nutuklar atarak konuşurlar. Bazen konuşma özürlü olduğumu düşünürüm. Duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi kelimelerle sesli anlatmakta sıkıldığımı bilirsin sen de.
            Hani, bir keresinde, hatırlar mısın saatlerce oturmuştuk bir kafede. Bira içiyorduk. İçkinin, insanın dilinin bağını çözdüğünü ve gevezeleştirdiğini söylerler ya aksine ben de hiçbir tesiri olmamış, o kadar içmeme rağmen normalden daha az konuşmuştum. Benim bu halimi görünce şaşırmıştın. Suskunluğumun ezikliğini yaşatmamak için de boyuna sen konuşmuştun ve ben dinlemiştim. Sonra da bana ne kadar iyi bir dinleyici olduğumu söylediğinde alkol tadında kahkahalar atmıştık. Evet, iyi bir dinleyiciyim ama iyi bir anlatıcı değilim.
            Her neyse sana asıl anlatmak istediklerim bunlar değil. Ne de olsa sen zaten beni tanıyorsun. Anlatmaktan ya da konuşmaktan ziyade başımı yaslayıp hıçkırıklarla ağlamak ihtiyacındayım. Ama ağlayamayan bir adamım ben, biliyorsun. İçim de, boğazımda bir katılık var, şöyle ucundan ağlasam; gözyaşlarımla aksa içimde biriken zehir.”
            Gözlerini yazdıklarında gezdirdi ve devam etti.
            “Bir hafta önce telefonda konuştuklarımız aklıma takıldı. Takılmak da değil bir kıymık bir paslı çivi gibi aklıma saplandı. Ne demiştin sen? Gitmek üzerine. Bir haftadır bunu düşünüyorum. Neden gitmeli insan diye? Gitme zamanın geldiğini anlatan işaretlerin farkına varan insan büyük insandır demiştin. Bir aşk da gitme zamanı varsa ya da gitme zamanı geldiyse bunu nasıl anlayacaktım. Karşında duran kişilerin gözlerinde ilk gördüğün ışık sönmüşse gitme vaktidir arkadaşım diye çıkışmıştın. Peki, ben neden bu işaretleri anlamıyorum diye sormuştum da, sen bakar körsün; sadece gördüklerine ve işaretlere inanmak istemeyen, kendi kurduğu dünyasında olmasını istedikleriyle yaşayan birisin demiştin.”
            Dolmakalemin arkalığını dişlerinin arasına aldı. Yazarken en sevdiği hareketlerden biriydi. Demir arkalığın soğukluğu ile diline dokundu. Yazı yazarken meydana gelen tiklerinden biriydi bu. Özellikle yoğunluğuna düşünürken, ağzında daha uzun süre tutardı kalemin arkalığını.
            “Bana karşı dostane tavsiyelerinin her birinin yaşamının deneyim imbiğinden süzülerek biriktirdiğini biliyorum. Her sözün kendi başına bir yaşam özeti. Bu kadar çok şeyi nereden bildiğini düşünürdüm. Duyarlılığın, olaylara bakışın benden ne kadar farklıydı. Bunun için seni tanıdığıma çok mutluyum. Gerçek bir dost olduğun için sana minnettarım. Zira kırılacağımı bilsen de doğruları ve inandıklarını söylemekten geri durmuyorsun. Bu halinle bile beni benden çok düşündüğünü biliyorum.
            Sana şu kadarını söyleyeyim. Senin, en uygun dediğin zaman vardı ya işte o zaman gitmelisin dediğin. Benim ağırdan aldığım, ayaklarımı sürüyerek olduğum yere çakılıp kaldığım zaman. Evet, o zaman gitme zamanıydı. Bir aşkı, ilişkiyi olduğu yerde, olduğu zaman içerisinde bırakıp gitme zamanı. Arkana bile bakmadan ve bir daha dönmemecesine. Neden gidemedim dersin biliyor musun? Korktum, evet hem de bir çocuğun kalabalık bir caddede annesinin elini bırakmaktan korktuğu gibi bir başıma kalmaktan korktum.”
            İnsanın korktukları neden başına gelmelidir ki bu hayatta diye düşündü. Sakınılan göze çöp batarmış. Onca sakındığım gözüme batan çöp şimdi yüreğime batıyor.
            “Dostum, gitmek konusunda da geç kaldım. Pişmanlıklar deryasında boğulmamak için çırpınmam da boşuna. Ne kadar çırpınırsam o kadar derine batıyorum. Senin söylediğin gibi, her geçen zamanın ödenmesi gereken faturası da büyüyor. Ödenmemiş ve günden güne işleyerek katlanan can alıcı kredi borcu gibi bir şey bu. Her gün daha mutsuz, her gün daha yalnızlaşıyorum.”
            Yerinden kıpırdadı, ikirciklendi mutfağa gidip kahve yapmak için. Burnuna sevdiği şekersiz sade kahvenin kokusu geldi birden. Erinmemeliyim dedi ve çalışma odasından mutfağa gitti. Dörtlü ocağın en büyük gözüne bir fincan kahvelik suyu koydu. Suyun kaynamasını beklerken yaktığı sigaranın dumanlarına isyan eden ciğerlerini düşündü. Akciğerlerinin duman isinde nasıl karaya döndüğü aklına geldiğinde daha derinden çekti sigarasından nefesini. Varsın kararsın ciğerlerim dedi. Demlikte kaynayan suyu fincana boşalttı ve kendine sert bir kahve yaptı. Bir elinde kahve fincanı, diğer elinde sigarası ile çalışma odasına döndü. Ayakta bekledi bir süre. Raflardan taşan kitaplara göz attı, birçoğunu okumuştu ama şimdi okuduğu kitaplardan aklında kalan tek satır yoktu. Buna da şaşırmadı. Sandalyesine oturduğunda, sigaranın külü biraz önce yazmaya çalıştığı mektubun üzerine düştü. Canı sıkıldı, ağzını ileri doğru uzatarak kâğıdın üzerindeki sigara küllerini üfledi. Bitmekte olan sigara izmaritinin üzerine daha bir kuvvetle çökerek yanan ateşe küllükte son verdi. Kahvesinden dolu bir yudum aldı, acı kahve onu kendisine getirdi. Az önceki oturuş düzenine dönerek kalemine sarıldı.
            “Şimdi burada olmanı isterdim Dostum, sana da bir kahve yapardım. Karşılıklı kahvelerimizi içerken bu sefer ben anlatırdım sen de dinlerdin. Çünkü içimde birikenleri bir şekilde çıkarmam gerekiyor. Ben sevda işini beceremiyorum dostum. Bu bambaşka bir yetenek. Ne kadar sevsem de yine de bir şeyler eksik kalıyor. Bin bir zahmetle kurduğumuz büyü birden kayboluyor. Sevdanın büyüsü bozulduktan sonra da ortada yavan bir ilişki kalıyor. Kuru bir dal gibi, ne kadar sulasan da yine de yeşermeyen. Bu noktaya geliş sürecinde ortaya çıkan işaretleri takip edemediğimden son kertede kalakalıyorum. Senin deyiminle bekletme düğmesine basılan kasetçalar gibi. Yeniden bir elin bekletme düğmesine basarak kasetin dönmesini sağlayana kadar o noktada öylece bekliyorum. Ne aklım ne yüreğim beni dinlemiyor. Her uzvum benden ve beynimden bağımsız deviniyor duruyor.”
            Yine konuları dağıttığının ve mektubu gereksiz uzattığının ayrımına vardı. En baştan söylemesi gerekenleri yine sona bırakıyordu. Ne vardı, Dostu gibi bodoslama inandıklarını ve aklından geçenleri en baştan söyleseydi. Hep karşısındakini kırarım ya da yanlış anlaşılırım korkusuyla yaşıyordu. Bir kere olsun kendisi için bir şey istediğini hatırlamıyordu. Bu huyuna çok kızan arkadaşı haksız da değildi. Kendisinin olan yaşamını başkaları adına yaşamak kadar yorucu ve ezici ne olabilir ki? Söylemek ve yazmak istediklerini içinden kendi kendine konuşuyordu yine. İyice soğuyan kahvesinde son kalan yudumu da içtikten sonra yazmaya devam etti.
            “Aslına bakarsan, istersen aslına bakmayalım. Aslı kalmadı bu işin. Artık yoruldum, akıntıya karşı boşuna kürek çekmekten. Kollarımda derman kalmadı ve yaşamın akıntısına bıraktım kendimi. Başka da yapacak bir şey yok galiba. Kabullenmek diyorum ben buna. Yenilmişliği, terkedilmişliği ve bir başına kalmayı kabullenmek. Evet, artık bu çıplak gerçekliği görüyorum. Senin deyiminle geç kaldım. Bunu kendime itiraf ettiğimden beri seni daha iyi anlamaya başladım. Gitmenin bir zamanı var ve insan ne zaman gideceğine iyi karar vermeli.”
            Bu düşüncesini kabul ettiğini bilmiyordu, yazarken fark etti. Artık bazı şeyleri kabul etmişti demek. Farkında olmadan, zorla, canını acıtarak kabul etmişti demek. Aklına gelmeyenin başına geldiğini biliyordu. Bunu bilmek her ne kadar dokunsa da.
            “Şimdi, kendimleyim işte. Sana söylemek istediklerimi yine bir yığın laf kalabalığına getirip söylemeye çalıştım. Mektubumu okuduğunda, son cümlelerde bulacaksın beni. Yine yapmışın yapacağını diye aklından geçirerek. Tarifesini kaçırdığım trenin arkasından bakıyorum şimdi, garda bir başıma. Nasılım bilmiyorum. Yine kasetçaların bekleme düğmesine basılmış gibiyim. Aklım, yüreğim kendi halinde, uzuvlarım beynimden bihaber devinmekte. Gece olmuş, saat ne zaman on ikiyi vurmuş farkına varmadım. Şimdi müsadenle yurt dışından getirdiğim şapkalı tekilanın kalan son bir iki kadehi içmek istiyorum. Size sözümü tutamadım, tekilanın şapkasını çıkararak. Oysa birlikte, limon ve avucumuza tuz dökerek törenle çıkaracaktık bu şapkayı. Ancak, söz veriyorum, bir sonraki tekilanın şapkasını birlikte çıkaracağız. O zaman kasetçaların bekleme düğmesine basılmış ve kaset de dönmeye başlamış olur bakarsın. Ahmet Kaya’nın “giderim” şarkısına eşlik ederken tekilalarımızı yuvarlarız.
            Bak yine aynı şeyi yapıyorum, karmaşayı kendime saklayarak. Sana yazacaklarım bu kadarla sınırlı değil. Bu mektubun bir anahtar olmasını bekliyorum, anlatmak için yığınlarla biriktirdiğim kilitli odalarımın anahtarı.
            Sevgili S en derin sevgilerimle”
            Yazdıklarını tekrar okuduğunda, yazmak istediklerinin tamamen dışında şeyler yazdığını gördü. Neden anlatmak istediklerim içimde kalıyor diye kızdı kendine. Beyaz mektup kâğıdını yine beyaz bir zarfa koydu ve S’nin adresine yollanmak üzere zarfı kapattı.        Bardakta kalan iki yudumluk tekilayı tek seferde içince içkinin acılığı ile irkildi. Vücuduna bir titreme geldi. Başını yukarı kaldırdı, idolü olan yazarın fotoğrafına baktı. Ben de senini gibiyim dedi. Yalnız ve bir başına… Aykırılığının kendini idolü olan yazara yaklaştırdığını fark ederek.

            Gözlerini ovuşturarak çalışma odasındaki kanepeye uzandığında içki damarlarında dolaşan kana karışarak adamı uyuşturmaya başlamıştı. Kızarmış ve kapakları şişmiş gözlerini kapadı…
           
SİHİRLİ DEĞNEK

            Olacak şey mi bu şimdi? Bundan sonra ne yapacağım yahu! Her zaman evrak çantamın ön gözünde özel kadife kılıfında saklıyordum. İhtiyacım olduğunda özel kılıftan çıkarıp kullanıyordum. Kocaman çanta ile birlikte sihirli değneğimi trende unutmuşum. Hay Allah beni kaybetmesin!
            Ah be! Şakir. Ne vardı, bu kadar derin uyuyacak?
            Bunca telaşlı olmamı merak ediyorsunuzdur. Anlatayım da dinleyin. Ben sosyal hizmet uzmanıyım. Hem de sosyal hizmet uzmanları arasında en şanslısı bendim, sihirli değneğimi kaybedene kadar. Şimdi diğer uzmanlardan bir farkım kalmadı. Sihirli değneği olmayan sıradan bir sosyal hizmet uzmanıyım.
            Efendim, ben bu yetiştirme yurdunda göreve başladıktan sonra başladı her şey. Birçok sosyal hizmet kuruluşunda olduğu gibi çalışan tek uzmanım. İdeallerim var ve enerji deposu deli fişek bir gencim. Sosyal servisi kurdum, bütün çocukların sosyal incelemelerini tamamladım. Evrak işlerini yoluna koydum. Sosyal serviste ki işleri düzene soktum.
            Rutin işleri hal yoluna koyduktan sonra kafamda mesleki çalışmalara başlamak var. Çocuklarımı tanımak, onlarla kişisel ve grup çalışmaları yapmak istiyorum. Ama nerede, Allah aşkına hangi uzman arkadaşım mesleğinin ana yöntemlerini uygulama fırsatı bulabiliyor ki? Ben de sihirli değneğe sahip olana kadar böyleydim. Çocuklarla bir kere olsun mesleki çalışma yapamadım.
            Önce kurum müdürü başladı. Önüne gelen her evrakı sosyal servise havale ediyor. Kuruluşa alınacak kömür, bahçe duvarının tamir edilmesi için gerekli yazışmalar, personel hakkında istenen bilgiler, bahçede kaç tane ağaç olduğunu soran bakanlık istatistikleri, çocukların ayakkabı numaraları, kıyafet bedenleri aklınıza gelecek bütün gereksiz yazışmalar bana havale ediliyor. Sosyal serviste “gereksiz yazışmalar” adlı bir klasör oluşturdum. Klasör üç ay olmadan doldu, şimdi ikinci klasörün yarısındayım. Yazılara cevap vermekten başımı kaldıramıyorum ki.
            Oğlum Şakir ha gayret et diyorum ama her gün bir öncekinden iki misli performansla çalışmama rağmen bu yazışma işinin altından kalkamıyorum. Bir yandan da sürekli düşünüyorum. Bu işlerin bir kestirme yolu olmalı, parmağını şıklatınca ya da sihirli bir değnekle dokununca bu gereksiz yazışmalar son bulmalıydı.
            Yazışma işlerinin yanında beş komisyonda görevliyim. Yemek ve numune işleri, kömür alım, personel temin, yangın söndürme ve kalite kontrol komisyonlarına yetişmem ve buradaki görevlerimi eksiksiz yerine getirmem gerekli. Kimi zaman komisyonlardan komisyonlara koşuyorum. Alt katta mutfakta numune kontrolü yaparken, kömür geldiği ve kamyona binip kömürü tarttırmam ve sonrada kömürün kalitesini test etmeliyim. Kamyondan kömür boşaltılırken başında bekleyip çıkan taşları tekrar kamyona yükletmeliyim.
            Mesleğim ile ilgisi olmayan her işte varım!
            Gereksiz yazışmalar, komisyon işleri neyse ne de şu grup sorumluları bana çatmadan ya da gereksiz bir tartışma çıkarmadan günüm geçmiyor. İkinci grubun sorumlusu ve kurum en ihtiyar delikanlısı Naci Bey, çocuklardan birinin kulağından tutmuş, sosyal servise getirdi. Hayırdır Naci Bey demeye kalmadan daha çocuğu önüme doğru iteledi.
            —Ben bununla başa çıkamıyorum, alın ne haliniz varsa görün, dedi.
            Neler oluyor demeye kalmadan Naci Bey arkasını dönüp söverek gitti. Giderken bana mı yoksa karşımda korkudan ufacık kalmış çocuğa mı sövüyordu anlamadım. Kulağından tutup getirdiği kendi grubundan Tuncay o gün ceketi olmadığından okula gidememiş. Ceketinin kaybolduğuna da ikna olmayan Naci Bey çocuğu bana getirmiş.
            Naci beyin bu davranışı diğer grup sorumlularına emsal teşkil etmiş olacak ki hemen her grup sorumlusu problemini çözemediği çocuğu getirip sosyal servisin ortasına bırakıp gidiyor.
            İşte o günlerden birindeydi. Çocukların çocukça problemleriyle başa çıkamayan personelden kafam davul gibi olmuş, ruhuma bir sıkıntı girmişti. Her zaman olduğu gibi gereksiz işlerle fazladan mesai yapıp eve dönerken yolda aksakallı bir yaşlı dede ile karşılaştım. Yolun karşısına geçmeye çalışıyor ancak yoğun trafikte bunu yapamıyordu. Dedenin koluna girdim ve yolun karşısına geçtik. Evinin, benim gideceğim yönde olduğunu söylediğinden birlikte yürümeye başladık.
            Bu nur yüzlü dede ne iş yaptığımı sordu. Sosyal hizmet uzmanı olduğumu ve yetiştirme yurdunda çalıştığımı öğrendiğinde yeşil gözlerini gözlerime dikip zor bir meslekle uğraştığımı söyledi. İhtiyara bak dedim kendi kendime gençlerin bile ne yaptığını bilmediği sosyal hizmet uzmanlığı hakkında yorum yapıyordu.
            Yol boyunca dede ile sohbet ettik. Gerçektende mesleğimi ve zorluklarını benim kadar iyi biliyordu. Ayrılırken kendisine yapmış olduğum arkadaşlıktan dolayı bana bir hediye vermek istediğini söyledi. Yakasız cepkeninin iç cebinden özel kadife kılıfa sarılı bir şey uzattı bana.
            Bu dedi sihirli bir değnektir. Yaptığın meslek ve çalıştığın kurumlarda bu değneğe ihtiyacın olacak. Sihirli değneği kullanmanın çok kolay olduğunu, ne yapmak istiyorsam aklımdan geçirmemin yeterli olacağını söyledi. İnanmayan gözlerle acaba dedenin beyni sulandı da benimle eğleniyor mu diye yeşil gözlerine baktım. Hiç de eğlenir bir tarafı yoktu. Gözlerimden yüreğimdekileri okuduğunu çağrıştıran bakışları ile tatlı tatlı gülümsedi. Sihirli değneği alıp çantama koydum ve dede ile sokağın başında vedalaşarak ayrıldık.
            Eve vardığımda çantamdan sihirli olduğu söylenen değneği çıkardım. Gül ağacından yapılmış olan değneğin üzerinde anlayamadığım bir takım işlemeler vardı. İnce bir bıçakla usta bir elden çıkma olduğu belli olan işlemelerden hiçbir şey anlamadım. Değneği özel kılıfına koyduktan sonra biraz kitap okuyup uyudum.
            Ertesi gün kuruma geldiğimde masamın üzerinin yine gereksiz bir sürü evrakla dolu olduğunu görünce canım sıkıldı. Aklıma birden yeşil gözlü dedenin verdiği sihirli değnek geldi. İşte er meydanı, hadi bakalım değnek dedim.
            Sihirli değneğimi evrakların üzerinde gezdirerek bütün gereksiz yazışmaların kendiliğinden olmasını diledim. İnanılmaz bir şey oldu. Şimdi bu anlattıklarıma inanmayacaksınız biliyorum. Gözlerimle görmesem ben de inanmazdım. Masamda duran bütün evraklar bir an da kayboldu. Her evrak kendiliğinden cevaplandı, istatistikler yapıldı ve ilgili dosyalara takıldı.
            O gün etütte gürültü yaptığı gerekçesiyle sosyal servise getirilen Ufuk’un başına sihirli değnekle ilk kez dokundum. Ufuk, ders çalışması gerektiğini söyleyerek etüt salonuna koştu. Sürekli olarak yurttan kaçan Süleyman artık yurdun bahçe duvarlarından bile çıkmaz oldu. Atilla’nın yıllardır devam eden enürezi sorunu daha o akşam sona erdi.
            Diyelim grupta problem çıkaran bir çocuk var. Çocuk grupta yaramazlık yapıyor (en doğal hakkı yaramazlık yapmak), grup sorumlusunun sözünü dinlemiyor (çünkü o her dediğinin anında yapılmasını istiyor ve her konuda çocuktan bilgili olduğundan karşısında kendisini savunan ya da cevap veren çocuk istemiyor). Hakkını aradığı ya da kendini savunduğu için (hak yoktur, çocuk sadece kendisine söylenenleri harfiyen yerine getirmelidir, ne zaman oturacağına ya da kalkacağına ve ne zaman konuşacağına grup öğretmeni karar verir) dik başlı olmuş oluyor ve bu soruna anında çözüm üretilmelidir. (zaten bütün problemlerin kaynağı çocuğun kendisidir).
            Bu değneği kimin başına dokundurursam anında değişime uğruyor. Bu yüzden de bütün işlerimi zorlanmadan yapıyorum. Çocukla görüşme tekniklerinin, mesleki yöntemlerin, adına bilimsel denilen bilgilerin hamallığını yapmaz oldum kısa bir zamanda.
            Ben döner koltuğumda rahatımdayım. Sihirli değneğimi havada sallamam yeterli. Artık evrak gelmemesinden, ne işe yaradığı anlaşılmayan istatistikî verileri doldurmamaktan, komisyon işlerinin olmamasından sıkılmaya başlayacağım.
            Kurumda bütün işleri yoluna koydum. Artık her şey tıkırında. Hatta sihirli değneği çaktırmadan grup sorumlularının ve diğer personelinde başına dokundurdum. Bütün gruplarda bir dirlik düzen var. Hiçbirinden sorun gelmiyor. Personel çocuklarla arkadaş gibiler. Kol kola geziyorlar. Kimsenin yüzü asık değil. Herkes mutlu, özellikle de çocuklarda değişmeler var. Hepsi yeteneklerine göre sanatla, sporla ya da başka faaliyetlerle meşgul. Okul başarımız çok yüksek. Takdir belgesi almayan çocuğumuz yok. Grup sorumluları sürekli olarak okula gidip kendi çocuklarını takip ediyor.
            Derken mutlu günler sona erdi. Trende uyumasaydım ben hala en şanslı sosyal hizmet uzmanı olacaktım.
            Şimdi ben ne yapacağım. Sihirli değneğim olmadan onca işin altından kalkamam ki! Of be! Şakir. Şimdi bir özelliğin kalmadı. Başta olduğu gibi el yordamı ile kendi becerilerinle üstüne atılmış onca gereksiz iş ve evrakla, uyduruk komisyon çalışmalarıyla baş başa kalacaksın. Yine servisin orta yerine çocuklar bırakılacak ve çocukça sorunların üstesinden gelemeyen büyüklerle uğraşacaksın.
            Yeşil gözlü dedemin buyurduğu üzere sosyal hizmet mesleği bu kurumlarda sihirli değnek olmadan yapılamaz ki?

ŞEYTAN

            Beni tanıdın mı?
            Cennetten kovulalı şunun şurasında ne kadar zaman geçti? Ben kötülük elçisi olarak görevlendirildim, elçiye zeval olmaz. Her kul yaptıklarından mesuldür ve yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Ben görevimi yapıyorum ve sizi yoldan çıkarmaya çalışıyorum.
            Ben şeytanın kendisiyim. Melek yüzümün arkasına saklanıyorum. Benim yumuşak yüzüme ve gülen gözlerime aldanmayın, bunlar benim maskelerimdir. Sabah kalktığımda günlük insanlık makyajımı yaparım. Kötülük ve kinden morarmış gözaltlarıma biraz renk gelsin diye iyilik pudrası sürer, yalandan kızardığı belli olmasın diye de yüzümü nezaket fondöteni ile kapatırım.
            Beni geceden kalma bu yüzümle iyi ki dostlarım ve diğer insanlar görmüyorlar.
            Hayatımda güzellik ve dostluk adına yaptığım ne var diye kendime sormam.
            …
            Ben şeytanım. Görünümüm ile size benzer olduğumdan hiçbir şekilde beni kendinizden ayırt edemezsiniz. Bu dünyada oluş sebebim de tanrının bana vermiş olduğu görevleri tamamlamak. İnsanoğlu gibiyim, sevmediğim ve seçmediğim bir işi yapıyorum ama insanoğlundan farkım sevmediğim bu işimi layığı ile dört dörtlük yapıyorum.

            Parkta kol kola gezen iki âşık görmemeyim. En çok onlara dayanamıyorum. Yaratıcı dünyayı sevgi kurtaracak demişti bana, bundan dolayı benim öncelikli görevim dünyada ve insanlar arasında olan sevgiyi yok etmektir. Birbirini seven iki insanı ayırmak ve bir zamanlar birbirlerine duydukları ölümüne sevginin düşmanlığa dönüşmesini izlemek işimin en güzel yanlarından birisidir. İki insan arasında düşmanlık yaratmak benim için oldukça basit. Tarafların yüreğine şüphe ve kıskançlık tohumlarını ektiğimde gerisi kendiliğinden gelmektedir. Bu zehirli tohumları seven yüreklere ekiyorum ve oradan uzaklaşıyorum.
            Bana inat yine de birbirlerini çok sevmeye devam eden insanlardan nefret ediyorum. Bildiğim bütün kötülük oyunlarını oynuyorum, en zehirli düşünceleri kafalarına sokuyorum. Ama onlar yine birbirlerine olan güven ve sevgilerinden dolayı yenilmiyorlar. Aldıkları tüm yaralara rağmen yollarına devam ediyorlar. İşimde başarısız olduğumu görünce çıldıracak gibi oluyorum.

            İnsanların arasında insan gibi dolaştığım için doğal olarak sosyal yaşamda tanıdıklarım ve benimle dost olduklarını sanan insanlar var. Dostlarım kendilerine karşı yaptığım kötülükleri bir türlü anlamıyorlar. Onlara canım istediğinde sırtımı döner, hatta bana yaslanan bir başı rahatlıkla itebilirim,  daha ileri gidip o ittiğim başları zor günlerimde kendime yastık yaparım. Onların bana ihtiyaçları olduğunda mutlaka uzaklarda olurum ve her zaman bir mazeretim vardır.
            Dünyada neden bu kadar kötülük ve çirkinlik var sanıyorsunuz? Kin, haset, kıskançlık, haram, günah, ihanet, cinayet… Tüm bunlar benim uğraş alanlarım.

            Bir bakıma ben insanın içindeyim. Ben onun istekleri ve arzularıyım. İnsanlar yoldan çıkmaya hazır olduklarında bana haber verirler ve bana tutunarak yoldan çıkarlar. Ben insanoğlunun içindeki kötülük yapma hırsının prospektüsüyüm. Ben olmasaydım, benim üzerimden yapılan onca günahın ve cinayetin bir açıklaması olur muydu? Ben dayanak noktasıyım, ben açıklama bölümüyüm, bensiz kötülük yapılamaz ya da bana mal edilmeden kimseye uyulmaz. İnsanoğlu yaptıklarından dolayı hep bana uyar ve sonunda pişmanlık içerisinde şeytana uydum diye kendisine savunma çıkarır ve günahlarından arınmasının ya da günahlarını hafifletmenin yolu olarak da yine beni görür.

            Beni sağda solda, yerde gökte arama. Ben, sende ki benim!
            Yahu ben insanım!

İlyas DAŞTAN
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  -&&-DEVAM-&&-
1- DARWİN’İN YANILGISI

2- DEVLET MEMURU OLMAK ZOR İŞ
3- ESARET, EŞEĞİN MÜDÜRLÜĞÜ, EYLÜL DELİSİ, HAYATIMIN DELİSİ;
4- KAÇINCI BASKI
5 -KANBUR RUH;
6- MEKTEPTE İLK DERS, ÖLÜMLE HASBİHAL;
7- S’YE MEKTUP, SİHİRLİ DEĞNEK, ŞEYTAN,
8- TAYİN MESELESİ, ÜÇ AYAKLI KEDİ;
9- YARALI YÜREKLER; JİLET KESİĞİ.
 
© 2008 YURT AY DER | Design by: Kudret
YURT AY DER
Türkei Tel .: (0)534 - 677 70 41

kbuluttt@yurtayder.org - kbuluttt@hotmail.com - kbuluttt@gmail.com - kb1957@gmail.com