| |
TAYİN MESELESİ
Hanımın tayinini sonunda yaptırdık. Ancak bu tayin meselesi oldukça meşakkatli oldu. Neredeyse bir yuva yıkılacaktı bu tayin meselesi yüzünden.
Malum ülkemizde, özellikle de kamu kurumlarında referans olmadan, tavsiye kartı götürmeden bir bürokrata iş yaptırmak kolay iş değil. Biz de her iş buna bakar. Tavsiye kartı ya da sözü geçer bir referansı olmayan taşrada çalışan bir memur belki yıllarca ilk atandığı yerde kalıyor. Hatta orada unutulur, emekli olunca memleketine dönüp ailesine kavuşur.
Eşlerin farklı illere atandığı, farklı illerde çalışıp da çocuklarını üçüncü bir il de bulunan kendi anne babalarının yanında büyüten devlet memurları vardır. Eşler aynı şehre tayin yaptıramadıklarından ancak yılın belli bir döneminde bir araya gelirler. Çocuklarının düğünü ya da okul mezuniyetine farklı illerde görev yapmaları nedeniyle katılamayan, hatta çocuklarının mürvetini göremeyen anne babalar vardır.
İşte böyle bir zamanda, bizim hanımında tayini doğuda küçük bir ile yapıldı. Eş durumunu gerekçe gösterir hemen tayin isteriz diye düşündük. Ne de olsa ailenin bütünlüğü anayasada da var.
Hanım taşra ilinde çalışmaya başladıktan üç ay sonra eş durumu gerekçesiyle tayin dilekçesini verdi. Gelen cevabi yazıda merkez teşkilatında kadrolarda yığılma olduğundan tayin talebimizin reddedildiği ifade ediliyordu. Altı ay geçtikten sonra tekrar tayin dilekçesi verdik. Genel müdürlük personel başkanlığı daha önce ki matbu yazı dosyada hazır durduğundan aynı yazı tekrar elimize geldi. Biz artık her üç ayda bir tayin dilekçesi veriyoruz ve aynı cevapları alıyoruz. Karşılıklı dilekçe ve matbu red yazısı atışması beş yıl sürdü.
Bir arkadaşımla sohbet ederken bana artık bakanlıklarda ve devlet dairelerinde işlerin farklı yürüdüğünü söyledi. Artık torpilsiz iş yapılmadığını görmemi istedi. Tayin isteğimizin normal koşullarda olmayacağını anladıktan sonra hasbel kadar bize torpil olmayı kabul edecek yüksek mevkilerde kişiler aramaya başladım.
Bacanağım Zekai, hanımın tayin meselesine ilk el atan kişi oldu. Muhalefet partisinde tanıdığı bir milletvekili varmış. Bacanağımın sözünden dışarı çıkmazmış. Bacanağımın bu küçücük ricasını da kıracaksa o vekil gözüne gözükmesinmiş. İyi dedim. Allahtan daha ne isteyebilirim. Bacanağıma hanımın nerede çalıştığını, sicil numarasını ve tayin dilekçesinin tarih ve sayısını yazıp verdim.
—Bu iş oldu bil bacanak, dedi. Bu işi oldu bilerek yanından ayrıldım. Bu konuşmanın üzerinden bacanağımı uzun bir süre görmedim.
Hanım yıllık iznini alıp evimize geldi. Tatil için memlekete akrabaları ziyarete gittik. Hoş beş sohbet ederken bizim enişte;
—Yahu ne oldu yeğen sizin şu tayin meselesi diye sordu.
Halamın kocası olan İhsan enişteye durumu anlattım, torpil olmadığı için tayin yapılamadığını söyledim.
Eniştem memlekette hatırı sayılan kişilerden biridir. Bacanağa verdiğim bilgileri ona da verdim.
—Yeğen, ben senin tayin işini yaparım ama senden şöyle rakılı ziyafet isterim dedi. Ziyafetin lafı mı olur, tayin işi olsun ben deve keseceğim. Enişteye ziyafet sözü verirken, halam söze karıştı. Acıyan gözlerini uzun süre üzerimizde tuttuktan sonra,
—Herif, şu çocukların tayin meselesini çöz, ben sana kendi ellerimle ziyafet sofrası hazırlayacağım, dedi.
Umut dünyası işte, insan başına gelmeyince bilmiyor. Kim ne derse ona yöneliyorum. Tayin yaptırmak için kendince yüksek torpilini benim için devreye sokacağını söyleyenlere karşı minnet duymaya, sanki hanım tayin olmuşta ben bunun karşılığında bir şey yapamamışım gibi mahçup olmaya başlıyorum. Neredeyse kalkıp el etek öpeceğim, o denli müteşekkir oluyorum.
Memleketten döndükten sonra hanımı çalıştığı ile yolcu ediyorum. Terminalde ikimizin de gözlerinden yaşlar boşanıyor. Hanımı teselli ediyorum, bu gidişin son olacak, bak bu sefer kesin tayin yaptıracağım. Daha kuvvetli torpiller arayacağım ama var olan torpiller bu işi çözecek diyorum. Hanım da benim kadar umutsuz, boynu bükük bakıyor otobüsün camından.
Hanım gittikten sonra iş yerine döndüm. Müdürüm benim tayin işini duymuş. Yanına çağırdı.
—Kadir bey kardeşim, sen neden bana anlatmadın sorununu. Bak, daire başkanı bizim partiden, ben ondan rica edeyim de bir an önce eşinle seni kavuşturalım dedi.
Ellerim önümde bağlı, müdür beyin eline atıldım. Müdür değil sanki baba. Himayesinde çalışan bir memurun iş dışındaki sorunlarıyla da ilgileniyor. Büyük adammış bizim dairenin müdürü de benim haberim yokmuş. Müdür beye, bacanağıma ve enişteme verdiğim bilgileri yazıp verdim. O da katlayıp cebine koydu ve evrakı koyduğu cebine elleriyle vurarak bu iş olmuş bil dedi.
Müdür beyin yapmış olduğu bu iyiliği anlatıp onu överken Çaycı İzzet geldi. Kulak misafiri olmuş anlattıklarıma. Bırak bey, o düzenbaz adamdan sana hayır yok demesin mi? Bütün hevesim kursağımda kaldı.
Bu İzzet’in bizim bağlı bulunduğumuz bakanlıkta odacılık yapan hemşerileri varmış. İş yapsa yapsa onlar yaparmış. Zaten ülkede bütün tayinler odacı, çaycı, hizmetlilerin elinden geçiyormuş. Çaycı İzzet hindi gibi şişinerek;
—Bakan ya da vekil tanıdığın olacağına bakanlıkta odacı, çaycı tanıdığın olsun ülkeyi yönetirsin dedi. Demek bunca müdürü, daire başkanını hep odacı ve çaycılar belirleyip göreve getiriyorlar.
Bacanağıma, enişteme ve müdüre verdiğim tayin bilgilerini Çaycı İzzet’e de verdim. Bu sevinçle İzzet’in bayat çaylarından dört çay içmişim. İzzet daireden çıkarken arkasından bakıp adam ne kadar doğru söylüyor diye düşünmeye başladım.
Denizde donanmasını batıran amiral gibi başım yerde eve doğru giderken omzumdan biri dürttü. Aylardır görmediğim ve alacağım olduğu için benden köşe bucak kaçan üç kağıtçı asker arkadaşım Fevzi sırıtarak bana bakıyor.
—Bu ne hal çavuşum dedi. Askerde ben çavuş, Fevzi onbaşıydı.
Canım burnumda, Fevzi’den alacağım aklıma geldi. Durup dururken de alacağımı isteyemiyorum. Çok yumuşak yüzlü bir adam olduğumdan Fevzi askerde de çok paramı tırtıklamıştır.
—Onbaşı, sorma dedim. Onun sormasına fırsat bırakmadan, hanımdan ayrı olduğumu, beş yıldır tayin yaptıramadığımı, hanımın yüzünü unuttuğumu kahırlanarak anlattım. Neredeyse onbaşının omuzlarına yaslanıp salya sümük ağlayacağım.
Onbaşı koluma girdi. Birlikte bir meyhaneye oturduk. Rakı sofrasını kurdurdu. Çeşitli mezeler masaya dizildi. Kendisine acılı kebap bana şiş köfte ısmarladı. Ben masaya dizilen onca şeyin kaç para edeceğini hesaplamaya çalışırken onbaşı birinci kadehten sonra coştu ve anlatmaya başladı.
Ben bunca zamandır boşuna torpil aramışım. Asıl mesele paraya bakıyormuş. Bu tayin işlerine bakan memurlara biraz para koklatırsam el altından benim tayini yaptırırlarmış. Bak bu hiç aklıma gelmemişti. İşin içinde rüşvet vardı ama rüşvet olmadan da işler olmazdı. Onbaşı, benim adıma bütün işleri halledeceğini, bu tayin meselesinin bir hafta içinde çözüleceğini söyledi. Onbaşının ağzından bal damlıyor. Kimlerin tayin işini takip etmemiş ki? Ne de olsa dolandırıcılık mesleği olduğundan dediğini yaptırır diye geçiyor içimden.
İçkiyle pek aram olmadığından kısa zamanda sarhoş oldum. Onbaşıyı ikide bir kalkıp yanaklarından, alnından, gözlerinden öpüyorum. O geceki ziyafetin parasını ben ödedim, tayin işi içinde onbaşıya o ayın maaşını verdim. Helal olsun diyorum asker arkadaşıma, benim derdimi sahiplendi, tayin meselesini bir haftada halledecek.
Ertesi sabah baş ağrıları ile uyandığımda anladım dolandırıldığımın, çünkü onbaşının iş takibi yapabilmesi için gerekli bilgileri yazdığım kâğıt cebimde duruyordu. O günden sonra ne onbaşıyı gördüm ne de haftası dolmadan kesin çözülecek olan tayin işi oldu.
Bu arada hanımla telefonda konuşuyoruz. Aslında konuşmuyoruz telefonun bir ucunda o ağlıyor diğer ucunda ben ağlıyorum. Artık dayanacak gücümüz kalmamış. Baktık bu işin sonu yok. Boşanmaya karar verdik. Böyle birbirimizin hayatını mahvedeceğimize herkes kendi yoluna gitsin diyoruz.
Bir akşam evde kös kös oturup derdime yanarken kulakları çınlayasıca Sultan teyzem telefonla beni aradı. Elinde büyüdüğüm için kocaman adam olsam da hala eşek sıpası diye sever beni. Sultan teyzem, bir iş için Ankara’ya geleceğini ve kendisini karşılamamı istedi. Kendisi memleketten ayrıldıktan sonra büyük kentlerden birine yerleşmişti. Kocasından boşandıktan sonra yalnız yaşamaya başlamış. Üzerindeki köylülük çarşafını sıyıran ilkokul mezunu teyzem oturduğu mahallenin bütün kadınlarını örgütlemiş. Köyde de erkekler arasında konuşma cesareti gösteren tek kadındı. Hatta kocasını bile paylardı. Bu Sultan teyzem, mahallesindeki kadınları arkasına almış. Gidip iktidar partisine yazılarak partinin il merkezinde kadın kolları başkanı olmuş. Genel merkezdeki kadın kolları başkanı ile de bir toplantı yapmak üzere Ankara’ya geliyordu.
Teyzemi terminalden alıp eve getirdim. Biraz uyudu. Kalktıktan sonra beni karşısına aldı ve anlatmaya başladı.
—Eşek sıpası bunca zamandır neden beni arayıp sormadın, dedi. Gerçektende teyzemle iki yıldır görüşmemişiz, ben hanımın tayin meselesi yüzünden kendi derdime düşmüşüm, neredeyse yuvam dağılacak aklıma kim gelip de kimi arayım. Teyzem benim durumumu bildiği için fazla üzerime gelmedi ve anlatmaya başladı.
—Bana bak, dedi. Sen bunca zamandır boşuna torpil, referans mektubu ya da tavsiye kartı aramışsın. Yapman gereken tek şey bir bürokratın ya da vekilin eşini bulmaktı. Hiçbir zaman unutma yatakta ve mutfakta patron kimse onun dediği olur. Bizim erkeklerin yatakta ve mutfakta patron olmadığını düşünürsek gerisini sen anla.
Ağzım açık teyzemi dinlerken, birazda yüzümün kızardığını fark ettim. Ama o kendinden emin devam etti.
—Biz kadınlar, ne istersek yapabilir ve yaptırabiliriz. Yeter ki gizli gücümüzün farkında olalım. Öğleden sonra partinin kadın kolları genel başkanı ile toplantı var, sen merak etme, ben senin hanımın tayinini üç gün içinde yaptırırım ve hanımın üçüncü gün dolmadan Ankara’ya gelir. Çünkü kadın kolları genel başkanının eşi bakanlıkta genel müdür yardımcısıdır.
İşte dedim kendi kendime kadın dediğin Sultan teyzem gibi olmalı. Onun kendine olan güveni ve kadınlık gücünün farkında oluşu beni bile etkiledi.
Teyzem partideki işlerini hallettikten sonra gitti. O gittikten sonra benim hanım üç gün sonra Ankara’ya tayin oldu. Şimdi aile düzenimizi yeniden kuruyoruz. Beş yılda bizim hanımın bütün saçları ağarmış, benim kafam da sırmalı ayna gibi olmuş. Ben hanıma bakıyorum, o bana bakıyor. Neredeyse birbirimizi tanıyamayacağız. Beş yıl önce evlenen o genç insanlarda eser kalmamış.
Görüntü olarak yaşlanmış ve çökmüş gibi dursak da daha yaşımız genç. Şimdi mutla aile yuvamızda birlikteyiz ve en kısa zamanda çocuk sahibi olmak istiyoruz.
ÜÇ AYAKLI KEDİ
Nurgül, babasından hatıra kalan kurmalı saatine baktı. Mesaisinin bitmesine birkaç dakika kalmış. Çalışma masasında duran evrakları gelişi güzel toparladı. Pencereden gökyüzüne bir haftalık yorgunlukla göz attı. Hava bulutlu, birazdan Ankara sokakları yağmurdan ıslanacak diye düşündü. Sabah evden çıkarken güneşli havaya aldanmış yanına yağmurluğunu almamıştı. Oysa Ankara’nın havaları ve insanları onu defalarca aldatmıştı. Otobüs durağına gidene kadar yağmur bastırmasa diye geçirdi içinden.
Saat beşi gösteriyordu iş yerinin kapısından çıktığında. Çıplak omuzlarına ilk yağmur damlası düştü. Adımlarını sıklaştırdı. İş yeri ile otobüs durağının arası yürüme mesafesi on dakika sürüyordu.
Nurgül, adımlarını hızlandırdıkça yağmurda şiddetini arttırmaya başladı. Otobüs durağına yorgun bedenini attığında bayağı ıslanmıştı. ‘Ne var sanki biraz daha sabretseydin’ diye söylenerek gökyüzüne baktı.
Otobüsü beklerken kulağına inceden bir kedi sesi geldi. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken durağın kenarına sinmiş kedi yavrusunu gördü. Kahverengi tüylü, bir haftalık kedinin ıslak tüyleri yapışmış, vücudunun derisi görünüyordu. Kediyi sevmek üzere elini uzattı. O zaman gördü kedinin sol ön ayağının ezilmiş olduğunu ve cansız bir şekilde kuru bir dal gibi sallandığını. İçi acıdı. Kedinin ağlamaklı gözlerinde yalvaran sesine dayanamadı. ‘Şimdi bu yağmur seni de alır götürür,’ dedi.
Otobüsün, durağa yaklaştığını fark ettiğinde kediyi ani bir hareketle avucuna aldı. Bir an tereddüt etti ama avucunda kedi ile otobüse bindi. Arka koltuklardan birine çöktü. Kendisine yan gözle bakan diğer otobüs sakinlerine aldırmadan kediyi kucağına oturttu ve sırtını okşamaya başladı.
Evine yaklaşırken yağmur hızını kesmişti. Kapıdan içeri girdi. Çantasını bir köşeye fırlattı. Kedi ve kendisi yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Salonun ortasında kediyi bir bezle kuruladı. Aralıksız miyavlayan kedinin ön ayağının ezikliğini inceledi. Bir araba tekeri mi yoksa duyarsız bir insan ayağımı ezmişti, çıkaramadı.
Kedinin canının yandığını biliyor ama elinden bir şey gelmiyordu. Kedi sürekli olarak yaralı ayağını yalıyor ve bir yandan da iç parçalayıcı şekilde miyavlıyordu. Miyavlamaların tonu acıdan inlemeye, inceden ağlamaya dönüşüyordu.
Salonun ortasında öylece kedi ile kalakaldı. Ne yapacağını, yaralı kediye nasıl davranacağını bilemedi. Kedinin yaralı ayağına bakmak için elini uzattı, hayvanın ayağı neredeyse kopacaktı. Nurgül’ün gözleri doldu. İnsanlığından utandı. ‘Vicdansızlık bu,’ dedi. Oysa kendisi hayatı boyunca karıncayı dahi incitmemişti.
Sabaha kadar kedinin başında durdu. Cılız ve yorgun kedi aralıklarla inledi. Sabaha karşı biraz dalmışken tekrar kedinin inlemeleri ile uyandı. Sabah olur olmaz ilk iş kediyi küçük bir sepete koydu ve evinin yakınlarındaki veterinere götürdü. Veteriner kediyi muayene etti. Hayvanın ayağının tamamen ezildiğini, damarların koptuğunu ve hayvanın uzun süre yaşayamayacağını söyleyerek kediyi iğne ile uyutmayı önerdi. Kedinin ölüm kararını onaylamasını bekleyen veterinere sinirle bakarak ne yapılması gerekiyorsa sonuna kadar yapılmasını istedi. Kadının bu kararlılığı üzerine veteriner kedinin ezilmiş ayağının ameliyatla kesilmesi gerektiğini, yavru kedinin bu operasyon sonucunda ölme ihtimalinin yüksek olduğunu ve ameliyat masraflarının bir hayli tutacağını söyledi.
Hayatta paraya hiçbir zaman değer vermemiş olan Nurgül veterinerin bütün şartlarını kabul etti ve ameliyat masasında bir yakını varmış gibi içi yanarak operasyonu izledi. Narkozun etkisi geçtikten ve bir ayağı kesildikten sonra kendine gelen sargılı kediyi kucağında eve getirdi.
Veteriner, ameliyat sonrası düzenli pansuman yapılmasını ve kedinin güçlenmesi için iyi beslenmesini salık vermişti.
…
Nurgül, Hemşire olan kapı komşusuna kediye gündüzleri bakmasını rica etti. Hemşire, hastanenin acil servisinde gece nöbetine kaldığından gündüz evde bulunuyordu. Komşusu, kediye bakacağını ancak bunun karşılığında bakanlıktan istemediği bir hastaneye yapılan atamasının durdurulması konusunda kendisine yardımcı olmasını talep etti. Nurgül, komşusunun bu talebini kabul etti. Ne de olsa bakanlıkta tanıdıkları, kendisini kırmayacak dostları vardı.
Ertesi gün dostlarını aradı ve hemşirenin atamasını iptal ettirdi. Gündüzleri evden çıkarken kedisini hemşireye bırakıyor, akşam işten eve geldiğinde ise alıyordu. Birkaç gün böyle devam etti. Ancak, sağlığı iyiye giden kedinin hareketlerinde değişmeler, ayağında ise kanamalar başladığında işlerin yolunda gitmediğini anladı.
Kedisini tekrar veterinere götürdüğünde kediye hiç bakılmadığı ve ilgilenilmediği, bu nedenle kedinin kesik ayağının mikrop kaptığını öğrendi. Hemşirenin bu vefasızlığı karşısında sinirlendi. Ertesi gün hemşirenin kapısını çaldı ve neler olduğunu sordu. Hemşire, aldırmaz tavırlarla uyuz kediye daha fazla bakamayacağını, zaten gece yorulduğu için gündüz uyuduğunu söyledi. Anlaşmalarını hatırlatan Nurgül’ü de tersledi. Nurgül kendisini kaybetti. Bir kere daha ölümden dönen kedisi yüzünden ve komşusunun vicdansızlığından açtı ağzını yumdu gözünü. Bir ara kendisini öyle kaptırmış ki hemşirenin saçları avuçlarından taşıyordu. Gürültüye gelen komşuları tarafından iki kadın birbirinden zorlukla ayrıldı.
Hemşire bu olayı mahkemeye taşıdı. Nurgül’ün kendisine olan hakaretleri ve davranışları nedeniyle tazminat davası açtı. Mahkeme günü geldiğinde Nurgül kucağında kedisi ile duruşma salonuna girdi.
İlk söz hemşirenin avukatına verildi. Savunma yapıldı ve hâkim bir Nurgül’e bir de kucağında tuttuğu kediye baktı. Olan biteni anlamaya çalışan pos bıyıklı babacan hâkim gözüyle kediyi sorup anlatmasını istedi.
Nurgül, olayı en başından itibaren hiçbir ekleme yapmadan anlattı. Nurgül anlattıkça hâkimin kaşları yukarı doğru kalkmaya ve bakışları arada bir hemşire kaymaya başladı. Yüz hatları gerilen hâkim hemşireye döndü ve ‘bunlar doğru mu?’ diye sordu.
Hemşire, ‘ama efendim,’ diyecek oldu ancak hâkim onu azarlayarak yerine oturmasını emretti ve kararı açıkladı. Davanın düşmesine, mahkeme masraflarının hemşireye ödettirilmesine…
Nurgül kucağında kedi ile eve geldi. Derin bir soluk aldı. Birkaç haftalığına kediyi gündüzleri veteriner kliniğine bıraktı. Kedi kendisini toparladıktan sonra artık gündüzleri evde tek başına kalmaya alıştırdı.
Anlayışlı bir hayvan olduğunu ta başından beri bilen Nurgül, kedisinden hiçbir yaramaz davranış görmüyordu. Gündüzleri işe giderken kedinin mamasını hazırlıyor ve mutfak masasının altına bırakıyordu. Kedi, Nurgül eve gelene kadar her seferinde iki öğünde mamasını bitiriyor ve kapısı açık bırakılan tuvalet taşının kenarına çişini yapıyordu.
…
Kedi, Nurgül’ün hayatına gireli altı ay olmuştu. Kadın, artık iş yerinden çıkarken evde yalnızlığı ile karşılaşacağım diye korkmuyordu. Kedi, Nurgül’ün eve gelme saatini biliyor ve anahtar kilitte dönmeye başladığında bulunduğu koltuktan yavaşça aşağı kayıyor ve üç ayağı ile sekerek kapının yanına geliyor. Kapı açıldığında selamladığı sahibinin kendisini kucağına almasını bekliyor ve birlikte içeri giriyorlardı.
Kedinin kesilen ayağında ki yaralar tamamen iyileşmiş, sanki doğuştan üç ayaklıymış gibi bir görünüm almıştı.
…
Nurgül, bir gün kahvaltı ederken çatalla cebelleşip masadan yuvarlanan zeytini kedinin kemirdiğini gördüğünde gülmekten kendini alamamış ve kedisine Zeytin adını takmıştı.
…
Nurgül, halı da kendi kendine oynayan Zeytin’in bazen hızını alamadığı zamanlar yere kapaklanmasına dayanamıyordu. Akşamları oyunlar oynadığı ve arkadaş gibi sohbetler ettiği özürlü kedisi için daha başka ne yapabilirim diye aklından geçirmiyor değildi. Bir belgeselde yabancı ülkelerde hayvanlara da protez ayak takıldığını izlemişti. ‘Ülkemde insanlara bile protez yapılmakta güçlük yaşanırken hayvanlara sıra ne zaman gelecek,’ diye oturup ağlamıştı.
…
Nurgül, hem kendisinin hem de üç ayaklı kedisinin hayatını değiştiren o yağmurlu günü her daim şükranla anmaya devam etmektedir.
|
|