| |
YARALI YÜREKLER
Abdi İpekçi Parkında yaz başı, cuma günü öğleden sonra saat beş suları…
Parkta, beni kendi içimin derinliklerine dalıp boğulmaktan kurtaran, oturduğum bankın altına sürünerek yaklaşan yaralı güvercin oldu. Yaralı güvercinin peşinden dört güvercin daha geldi. Bankın ayaklarından birinin kuytusunda kendini ve canını saklamaya çalışan yaralı güvercine diğerleri var güçleriyle saldırmakta ve sıra ile güvercinin tepesine çıkarak başını gagalamaktalar.
Gölgeme sığınan yaralı hayvanın başından aşağı kan sızdığını, kanatlarından birinin neredeyse kopmak üzere olduğunu ve sırtındaki tüylerin hain gaga darbeleri ile yolunduğunu sonradan fark ettim. Düşman bakışlı dört güvercini havalandırmak için elimi salladım ancak bir iki adım geri gidip durdular ve tekrar yaralı güvercine karşı hamle yapmaya başladılar. Oturduğum banktan kalkarak karşılarına dikildim, dövüşmek için kalıbınıza göre rakip seçin diye. Gurk, gurrrk diye savaş naraları atan güvercinler ağaç dallarında mevzilenip boşluğumu kollamaya başladılar.
Yaralı güvercinin biçareliğine mi üzüleyim yoksa bana sığınan güvercini yaralamaya çalışan diğerlerine mi kızayım? Yaralı güvercin ayaklarımın altında titriyordu. Mücadele etmekten, güçlü güvercinlerden kaçmaktan yorulmuş ve bitmişti. Gözlerinin kırmızılığı canlılığını yitirerek kiremit tozu rengini almıştı. Üzerinde gaga vurulmadık yer kalmamış, uzun telekleri kopmuş, kuyruğu ve başındaki tüyleri yolunmuştu. Savaştan arta kalan bedeni ile belki son dakikalarını yaşıyordu.
Yaralı güvercine elimi uzattığımda irkilerek geri çekildi. Haklısın yavru kuş, bu saatten sonra uzanacak hangi elin dost eli olduğunu bilemezsin diye düşündüm. Karşıdaki çay ocağından bir çay tabağı aldım, içine biraz su ve ekmek kırıntısı doldurdum ve yaralı güvercinin önüne sürdüm. Hiç oralı olmadı, köşesinde kendi içine dalmış gibi duruyordu. Can derdine düşmüşlerin karınlarını unuttuklarını aslında biliyordum…
Güvercinin gözleri başının iki tarafına kaymaya başladı. Beni kendi içime dalıp boğulmaktan kurtaran can simidim şimdi kendi içine dalmıştı. Yaralı güvercini avuçlarıma alarak gözlerinin içine baktım. Biraz önceki olayı düşündüm. Güçlünün karşısında güçsüzün acizliğini. Güçlüler neden güçsüzleri yenmek zorundaydılar. Dünya kurulduğu günden bu yana kural hiç değişmemişti. Güçlüysen ayakta kalırsın, güçsüzsen ölürsün.
Bu yaralı güvercin de diğerleri gibi güçlü olsaydı, yem paylaşımında birilerine gaga sallayıp saldıracak kadar heybetli dursaydı, şimdi başına bunlar gelir miydi? Kafalarını ileri geri sallayarak, tüylerini kabartarak, kendilerine kabadayı pozlar takınarak yaralı güvercini kovalayan diğer güçlü güvercinler gibi olamadığından, şimdi benim avuçlarımda can çekişiyordu…
Avucumda narince tutmaya çalıştığım güvercinin yüreciğini başparmağımda hissettiğimde neden burada kendi içime daldığım aklıma geldi. Kendimden mi yoksa senden mi kaçıyordum? Yaralı güvercinleri kovalayan zalim güvercinler gibi beni yok etmeye başladığını anladığımda senden uzaklaşıp bu parka sığındım. Gözlerini bürüyen hırs, yüreğini saran nefret neden, nereden kaynaklandı? Çözebilmiş değilim.
…
Kendi derdimi bir anlığına unuttum. Yaralı dostumun, gözleri soluyor; yüreciğinin atışları zayıflıyor. Başparmağımdan bir can çekiliyor. Gözlerim parkın meydanında topraktan göğe doğru uzanan işçi elleri gibi damarlı, işçi elleri gibi değerli iki ele takılıyor. Bileklerinden göğe doğru açılmış belki hesap soran, belki dua eden iki el… Gökyüzüne uzanan bu eller kimin?
Parkın simgesi elleri düşünürken tarih değişiyor. Abdi İpekçi yetmiş dokuzun şubatında evinden çıkıyor. Yolda nereden doğrulduğu belli olmayan hain ellerin tuttuğu bir silahtan lavlar fışkırıyor. Abdi İpekçi’nin gözleri yavaşça kapanıyor, yüreciği duruyor. Onu neden, niçin vurdular? Hangi güçlülerin hangi haksız paylaşımına kalemiyle, yüreğiyle engel olmaya çalışmıştı. Bilemiyorum… Abdi İpekçi’nin elleri mi bu gökyüzüne doğru hesap soran?
Sorular sormaya başladığımda kendimi buluyorum. Dünyada ve parkta yaşam devam ediyor. Farkına vardığım her şey, fark edilmeden yaşamaya devam ediyor.
Oturduğum bankın önünden geçen meczubun peşinden sürükleniyor gözlerim. Ayakları yalın, saçları darmadağın, avurtları çökmüş, başı önüne düşmüş kayıp gidiyor gözlerimin önünden. Hastane pijamasının üzerine saldığı eflatun rengini andıran kirli kazağının yarı yerine kadar sallanan memeleri ve sakalları gelmiş yüzü ile hangi cinsiyeti temsil ettiği belli olmayan kimliği ile geçip gidiyor. Kimler incitti kim bilir bu meczubun da yüreciğini?
Başka insanlar, başka yürekler geçiyor, gözleri yerde. Kim bilir yürekleri kimlerin elinde? Mutluluk, elleri kıvrak ve bacakları tez uzaklaşmış bu insanların yaşamından. Mutsuzluk okunuyor bir bir yüzlerinin derin sayfalarında.
Yavru güvercinin, Abdi İpekçi’nin, başı önüne eğik insanların ve gözlerimle birlikte yitip giden meczubun yaşadıkları ile karşılaştırılabilir mi senin bana yaptığın?
Soru taşları ile örülmüş soğuk bir binadan geçiyor ruhum. Güçlünün elinde heba olmak zorunda mı yürekler? Sen ne yaptın? Beni terk edip gittin… Kanadımı düşürdün, yüreğimi deştin hain ellerinle. Sitem etmiyorum, isyan etmiyorum ne sana ne ellerine.
Abdi İpekçi Parkında göğe doğru uzanan betondan eller daha insancıl ve şefkatle kucaklıyor kırıp bıraktığın yüreğimi. Gözlerimi dışarıya kapatıyorum, içimde başka bir aydınlık. Parkın fıskiyelerinden su sesi yüreğime kadar doluyor.
Oturduğum banktan kalkarak avucumdaki güvercinin zayıf bedenini bir ölüye yakışan saygı ve yavaşlıkla çalıların dibine usulca bırakıyorum. Hiçbir alıcı kuş onun ruhuna zarar veremez.
Abdi İpekçi’yi saygıyla anıyorum içimden. Hiçbir zalim Abdi İpekçi’yi bir daha vuramaz.
Bana diğer insanlardan daha yakın gelen meczubu düşünüyorum. Hiçbir insan bu meczubu bundan sonra incitemez.
Ve seni düşünüyorum. Beni ancak bir kere terk edebilirsin.
…
Yürüyüp gidiyorum Abdi İpekçi Parkının içinden. Hayata, senden önce bıraktığım yerden devam etmek üzere…
JİLET KESİĞİ
Sabah güneşi parkın asırlık çınarlarında oynaşırken Cevdet yüreğinde taşıdığı gizli korkular yumağında, parke taşlarının çizgilerine basmama gayreti ile yürüyordu. Kızılay metrosunun Güvenpark girişindeki yürüyen merdivenlerin ahesteliğine bıraktı bitkin bedenini. İnsan ne kadar konformist bir yaratık böyle. Rahat yaşamak için ne kadar çok rahatsızlık verdiğimizi bilmeden yaşamaktayız. Merdiven basamaklarında dahi bacaklarının fiziksel gücünü harcamaktan korkuyordu. Ağır akan nehir gibi yürüyen merdiven basamakları ile bir çağlayandan aşağı doğu kayar gibi kaydı. Basamakların sonunda, gideceği yere kadar da yürüyen bantlar olsa diye geçirdi içinden, sıkıntı ile. Yürümek, ayaklarının devinmesi o an çok zahmetli geliyordu.
Metronun insan kalabalığına aldırmadan yürüdü ve sıralı telefon kabinlerinin birinin önünde durdu. Telefon kabinlerinin korunaklı kafes gibi duran camdan bölmesine, yabani bir hayvanın inine sığınması gibi sığındı. Belden yukarısı görünmediği için yanından gelip geçenler yüzünün şekilden şekle girdiğini göremiyorlardı.
Saatine baktı, saat sabahın dokuzuydu. İki aydır aynı seremoni detaylarına kadar yaşanıyordu. İnsanın, kendi eliyle kendisine attığı bir jilet kesiği gibi. Her seferinde tekrarlanan bu kesiğin acısı ile yaşamaya mı alışmıştı yoksa kesik ona yaşadığını mı çağrıştırıyordu bilinmez ancak yüreğine uyguladığı mazoşizm başlıyordu bir kere daha.
Hafızasında, Nurten ile aralarında geçebilecek en muhtemel konuşma metnini canlandırdı. Kabinde beklerken ahizeyi kaldırdığını, mekanik çevir sesi beyninde titreşirken ezbere bildiği numaraları tuşladığını varsaydı. Ayrancı semtinde, beş katlı bir apartmanın ikinci katındaki evin salonunda telefon çalmaya başladı. Gözlerini kapattığında, üçayaklı sehpanın üzerinde duran özenle seçilmiş antika telefonun yerini tüm canlılığı ile gördü. Telefon, kendisine uzanacak bir el ile hayata bağlanmak için üçüncü sinyali verdiğinde Nurten uykulu sesi ile telefona cevap verdi.
Uykulu sesin boğuk tınıları kulaklarında soğukça esti. Kulak, sesi ilk alan organ olduğundan o an vücudun suçlusu konumuna düştü. Yaptığından utanan sağ kulağı aniden pancar gibi kızardı. Sıkıntı ile terleyen elinin ayasından ter damlaları akmaya ve siyah telefon ahizesini kayganlaştırmaya başladı. Ne diyeceğini bilemeyen suçlu bir çocuk gibi somurttu.
Konuşacakları ince talaşlar gibi hafızasından uçmuştu. Aksayan bacağını koparıp atamadığı için peşi sıra sürekler gibiydi.
Nurten, kızdığı ve aranmaktan memnun olmadığını anlatmak isteyen itici ses tonuyla onu tersleyecekti.
Cevdet için, jilet kesiği tekrar açıldı. İnce, derin kesik kanamaya ve sızlamaya başladı. İnsan ilk başta jilet kesiğini fark edemiyor, önce kan sızıntısı daha sonra yakıcı acısı ile ben buradayım diyordu. Nurten’in bu azarlayan sesi de içindeki jilet kesiğini gün yüzüne çıkardı.
Hatıraları iki ay öncesine gitti, şimşek hızıyla zamanda yolculuk yaparak. Güvenpark’ta bir bankta yan yana ama dağlar kadar uzaklık ile otururlarken kavganın başlama düdüğünün çalmasını bekliyorlardı. Bodur bir ağaç gibi yanlarında biten, köse çiçekçinin ısrarlarından kurtulduktan sonra kavga için başlama düdüğü de kendiliğinden çalmış oldu.
Nurten, mevsimin dinginliği ve parkın müdavimleri gri güvercinlerin telaşsızca kendilerine atılacak yemleri kollamasına inat makineli bir tüfek gibi kurşunlarını boşaltmaya başladı. Cepheye yaklaşan düşman için ateş emri verilmişçesine aralıksız saldırıyordu. Aklında tek şey olduğu belliydi, savaşı kazanmak. Ayrılığın etkisinin karşı taraf için acıtıcı ve bıçak yarası gibi kalıcı olmasını istiyordu. Bu nedenle mavzerinin ucuna süngü de geçirmişti.
“Seninle birlikte olmak istemiyorum, anlamıyor musun? Seni sevdiğimi sanıyordum, ama yanılmışım. Duygularım, düşüncelerim değişti. Ben artık ilişkimizdeki ilk günler seni arzulayan Nurten değilim. Neden anlamakta bu kadar güçlük çekiyorsun. Bitti diyorum, bitti…” Bitti kelimesini öyle uzatarak ve imalı söylemişti ki, bu işin zaten çoktan bittiği ve arada geçen zamanda yaşananların da tamamen ayak sürüme olduğu anlaşılıyordu.
Nurten bu ilişkiyi kafasında ve yüreğinde çoktan bitirmiş ancak bu bitişi bencilce kendine saklamıştı bir süre daha. Bitişi dillendirmek içinde kolladığı zaman sadece kendisi için en uygun zamandı. Zaten, kendisinin dışında kimseyi umursamayan yanı ile dünyanın en bencil yaratığıydı.
Cevdet, ayaklarının ucuna bakarak düşünüyordu; Nurten’in söyledikleri mi daha acıtıcıydı yoksa söylemedikleri mi? Zihninin bulanıklığı gözlerinin akında perdelendi ve bu perde arkasından kendi yazmadığı ama kendisinin başrol oynadığı sahneyi izlemeye koyuldu. Sözler, devinimler oluyor ama bütün bu olup bitenler ona yabancısı olduğu bir kent kadar uzak geliyordu şimdilik. Sonradan derinden koyacaktı ayrılık ne de olsa.
“Ama bir tanem ben seni çok seviyorum” diye kedi gibi mırıldandığında artık güçsüz ve mağlup taraf olduğunu kabul ediyordu, gizli bir anlaşmayla. Ne kadar çırpınsa ya da hamle yapsa artık rakibi onun zayıf noktalarını keşfetmişti ve ataklarını hep o zayıf noktalara yapıyordu. Sonradan tam bir cümle ile söyleyebildiği bu ifade edişin uzun boylu birinin kısa pantolon giydiğinde bacak kılları ile komik durduğu şekli ile aptalca göründüğünü anlayacaktı. Ama o an sanki kurtarıcısı olacağına inandığı bu cümleyi kurmuştu. Dua gibi bir şeydi bu, umulan, olması istenen, ne zaman gerçekleşeceği ya da gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeyen bir dua. Ama yine de edilen bir dua.
Bilip bilmeden sevgiye ne kadar çok anlam yükleriz. Sevmek tek başına o kadar çok şeydir ki. Sevdiğimiz zaman sanırız ki bütün dünya cennettir ve bütün insanlar kardeş kadar iyi ve candan. Sevilen de dünyanın tek vazgeçilmez varlığıdır. Sevgi anahtardır, hem de bütün kilitli kapıları hiç zorlanmadan açan. Kötülüklerin üzerinde iyilik perdesidir. Ve sevgiliyi kendine bağlı tutmak için en tutkulu kementtir. İnsanın yanılgısı da burada başlamaktadır, herkes kendi sevgisinin gücünün sonsuzluğu gibi bir yanılgıya kapılır. Sevgi güçtür, öğretisi daha çocukluktan başlanarak kazınmıştır belleklere. Bu nedenle, Ferhat dağları delmiştir, Mecnun çölleri aşmıştır. Masallarda ya da eski Türk filmlerinde imrenerek baktığımız sevgililerin yaşadığı derin aşkı yaşadığımızı sanırız, kendi öznel aşkımızın bencilliğini abartarak.
Nurten’e yabancı gelecek olan bu düşüncelerini dillendirmenin de pek anlamı olmayacaktı. Nurten, havai davranışları, kendine olan güveni ve her zaman için yeni bir aşka başlayabileceği fikri ile Cevdet’i her zaman korkutmuş ve ona karşı temkinli yaklaşmasına yol açmıştı. Nurten, hayatına aldığı ve kendini sevdirdiği aşıklarından aşk ve sevgi duygularını sünger gibi emdikten sonra bir kenara atmıştı. Bu hali ile bir kahve değirmeni gibi aşk öğütmekte ve kahveyi içtikten sonra telveli fincanları da öylece tezgâhın üzerine arsızca bırakmaktaydı. Cevdet, şimdi falına bakılmış, telve lekeleriyle duran fincan gibi bir daha ki kahve keyfini bekliyordu. Bir kahvenin kırk yıl hatırının olduğu yalanı ile fincan orada öylece duruyordu.
Telefon kabininde, elinde telefon ahizesi, askeri düzende sıralanmış tuşlara anlamsız gözlerle bakmakta devam ediyordu. Parmakları sıkı bir komut bekleyen erler gibi tuşlara uzanmak için hazır kıta tetikte bekliyordu. Ama beyni, ama yüreği o kendinden emin ve ordusuna güvenen komutan edasıyla beklenen emri vermekten acizdi. Diğer cephede karşı koyamayacağı ve kesinlikle yenileceğini bildiği tam teçhizatlı bir ordunun varlığını biliyordu.
Konuşmaların şu şekilde süreceğini hayal etti.
—Cevdet, diyecekti Nurten, benim için artık her şey bitti diyorum. Bir daha görüşmeyelim lütfen. Beni aramaktan vazgeç, ben sana ait değilim, hiç de olmadım.
Nurten için sevgililik sona erince dostlukta, bir insanın varlığı da sona ermekteydi. Mevsiminde açıp güzelliği ile gözleri kamaştıran ama sonra solup gittiğinde hatırlanmayan bir çiçek gibi. Cevdet’i yolda yürürken görse tanıyamayacak kadar çabuk unutacak. Bir ara gözlerine bakacak, kendisine dikkatle bakan bu adamı sanki daha önce bir yerlerden tanıyorum diye aklından geçirip akabinde de insan insana benzer diye aklından geçirip, aldırmaz tavırlarla yürüyüp gidecekti.
Unutmak için yaratılmış biriydi o. Hayatına aldıklarını, yaşamının zirvesine çıkarıp, anlamlandırdıktan sonra bir an da buruşturulup atılıp bir kenara bırakılan değersiz bir mendil gibi unutmakta üzerine yoktu. Kimse, buruşturulup atılan mendili alıp da neymiş diye bakmazdı. Nurten, hep sevilmiş ve sevgiye boğulmuştu. Hayatı boyunca sevme zahmetine katlanmamış, sevmek için emek harcamamıştı. Bu yüzden kendisine karşı büyütülen sevgileri cebinde kalabalık eden bozukluklar kadar kolayca elden çıkarıyordu.
Yaşadıklarını düşündü Cevdet, telefon ahizesi hala elindeyken acıların farklı koşullarda nasıl yaşandığını test eden biriydi o. Acılar laboratuarında acı testi yapan bilim insanıydı. Şimdi de telefon kulübesinde kendine yaşatacak yeni bir acı modeli bulmuştu. Benim yüreğim mermer değil dediğinde anlatmak istediği de buydu esasında. Evet, mermer yürekli bir adam değildi Cevdet.
Parkta dolaşan ve her yeni gelen insana musallat olan boyacı çocuklara üzülen, onların evlerinde yaşadıkları yoksulluğu düşünen, bir gözü kör olmuş gri güvercin için kederlenen, hoyratça ezilmiş ve çiğnenmiş çimler için öfkelenen, kucağında bebeği ile para dilenen çingene kadının bebeği için bir şey yapamamaktan aciz kaldığını bilen ve bunun için kaygılanacak kadar geniş bir yüreği vardı. Kendi keder ve acılarına üzüldüğü kadar, insanlık içinde üzülüp kederlenen bir adamdı. Belki bu yönünü ilişkilerine taşıdığından, ilişkilerini insancıllaştırmakta ve bu yüzden de kaybetmekteydi. Hayatı boyunca korktuğu şeyi yapmamıştı, sevdiği insanı bir kere olsun incitmemiş ama karşılığında hep incinmişti. Korkularının başına geldiğini tecrübeleriyle bilirdi. Bu yüzden korkuların bir insanın hayatını yönettiğine ve yönlendirdiğine inanıyordu.
Bir ilişkide denge olmalı mı acaba derdi. Acılar, kederler, hüzünler heybenin bir gözünde; sevinçler, neşeler, mutluluklar diğer gözünde. Ve her seferinde ne kadar yorulduğu ve aldandığına aldırmadan heybenin keder, hüzün, acı dolu tarafını omuzlayıp, sabırlı ve telaşsız bir derviş gibi yoluna devam eden kendisi olurdu.
Şimdi Nurten’den, yani en son ve en çok sevdiğini düşündüğü kadından, sırf onun doyumsuzluğu ve tahammülsüzlüğü nedeniyle ve o istedi diye ayrılmak ağrına gidiyordu. Biraz da bitişin böyle olması onu yıkmıştı. İlişkinin başlamasında söz sahibi olmuş ama bitişine dair hiçbir fikri alınmamıştı. Nurten, bir ülkenin diktatör yöneticisi gibi tek taraflı kararlar alma ve uygulama cüretine sahipti. Aldığı kararların sadistçe ve egoistçe olduğuna aldırmadan…
Nurten, bir gün kendisine olan aşırı sevgi ve ilgiden sıkılmış ve belki de sevilmekten yorulmuştu. Cevdet’ten alınacak bir kırıntı ya da yenilik olmadığını anladığında ve hayatına yeni birini aldığında ben ayrılmak istiyorum demişti. Ayrılmak istemesi değil de, ayrılma işini kendi başına istemesi canını sıkmış ve Cevdet, en başta takındığı mazlum ve yumuşak tavrı ile madem ayrılmak istiyorsun, o zaman ayrılalım demişti. İnsanın istemediği bir şeyi kabullenmesinin ağırlığı ve bu ağırlığın ezici sorumluluğu ile kopmuştu.
Aradan geçen süre bir ay mı, bir yıl mı bilemiyordu. Savaş sonu yorgunluğu ve daha çok karşı tarafın çıkarlarına hizmet edecek maddelerle dolu ateşkes anlaşmasını imzaladığında, kendisinin olan aşk ülkesinin de teslim bayrağını kendi elleri ile çekmişti.
Saatine baktı, yarım saattir düşüncelere dalmış bir vaziyette telefonu meşgul ettiğini sinirli şekilde öksürerek işini bitirmesini anlatmaya çalışan yaşlı kadının mızıldanmasından anladı. Aceleyle ahizeyi yerine koyduğunda, yarım saat süresince konuşmuş kadar yorulmuştu. Dudaklarının kuruduğunu, beyninin sol tarafının uyuştuğunu hissediyordu. Bacakları uzun süre kımıldamadan kaldıklarından, hareket ettiğinde vücudunda dolaşan kanlar parmak uçlarına doğru hücum edince, uzun süre yatalak olan bir hastanın ilk yürüme deneyiminde olduğu gibi sendeledi ve düşmekten korkarak duvara yaslandı. Yaşlı kadının meraklı gözlerine aldırmadan, bir süre bir eli duvara yaslı, kusacak gibi bekledi. Kendini toparladığını düşündüğü an da, ilk adımını atarak, metronun kalabalığına vurdu kendini. İnsan selinde akmak ve o kalabalık içerisinde varlığını yitirmek o an iyi gelmişti. Kalabalık onu metronun Sakarya çıkışına doğru itti ve yürüyen merdivenlerin başına getirdi. Metroya girerken hissettiğinden daha yorgun ve bitkin bir vaziyette, merdivenler ile bu sefer tersine akan bir ırmak gibi metronun karanlığından şehrin aydınlığına aktı.
Sakarya caddesinde nereye gideceğini ezbere bilen ayakları onu düşünme ve karar verme zahmetinden kurtararak, genel de üniversite öğrencilerinin takıldığı o türkü barlardan birinin kapısına kadar götürdü. Loş ışıkta, gözlerini kısarak içeriye bir göz attı ve bir gün önce oturduğu köşede duran tek kişilik masaya doğru ilerledi. Hasır sandalyeye oturduğunda düşüncelerden yarı sarhoştu zaten.
Elinde yuvarlak tepsi ile yaklaşan, hafif kirli sakal bırakmış olan kendi yaşlarındaki garson, Cevdet’i başı ile selamladıktan sonra, eli ile bir işaret yaptı. Bu ikisi arasında geliştirilmiş ve garsonun barın müdavim müşterilerinin isteklerini unutmadığını gösteren anlaşma şekliydi. Cevdet, bu barda ilk sefer dışında bir daha sipariş vermedi. Kendisi artık tamam diyene kadar az vişneli votkası, altında her kadehte yenilenen peçete ile masasına kondu. Ona, sadece düşünmek ve birkaç kadehten sonra sarhoş olduğunda pek de anlamadığı türkülere mırıltı şeklinde eşlik etmek düşüyordu.
Az vişneli votkasından, dolu bir yudum aldı ve ağzının kenarını peçete ile kuruladı. Sahnede, esmer kızın solistliğini yaptığı grubun konseri devam ediyordu. Yanık sesi ve sesinin inceliğine paralel ince parmakları ile mikrofonu tutan kız türküsünü okuyordu.
Karadır şu bahtım kara
Sözüm kar etmiyor yara eyvah…
Türküler neden insanın yüreğini yakar ki, diye düşündü. Acıların, kederlerin, hüzünlerin ve de terk edilişlerin türkülerde bu kadar aşikâr anlatılması ve hedefini şaşırmayan bir ok gibi yürekten yaralaması türkülerin var oluş nedeni midir? Türküler üzerine düşüncelere daldı bir süre, sonra düşünceleri yine Nurten’e odaklandığında türküler barın eski kilimlerle kaplı duvarlarında nakaratlanmaya devam ediyordu. Sitemle söylendi, ah be Nurten, ne vardı azıcık sevseydin, diye. Hayatında azla yetinen ve küçük şeylerle mutlu olan bir adamı bu kadar yıkmanın ve tüketmenin ne gereği vardı.
Hayatının son iki ayında hiçbir değişiklik olmadı. Bir aşk acısını, yeni bir aşkla tamir edebileceğini söyleyen arkadaşına da aldırmadan çile çekmenin ibadet olduğuna inanan derviş gibi acısını sürekli taze tutuyor ve her defasında yeni baştan yaşıyordu. Jileti kendisine atmaktan vazgeçse hayata yeniden başlayacaktı. Bunu yapmıyordu.
Barın kapanmasına yakın ne içtiğini ve ne ödediğini bilmeden hesabını kapattı ve gecenin alkol ve kusmuk kokan sokaklarında kendisini eve götürecek bir taksi beklemeye başladı.
Sakarya caddesinde birer birer kapanan barların arasında sendeleyerek yürürken dilinden düşürmediği Hayyam’ın dörtlüğünü mırıldanıyordu:
Sarhoş ve sevenler yanacakmış, hadi boş ver ;
Sanmam ki bu söz doğru, bırak söylesin eller
Sarhoşları, aşıkları Tanrım yakacaksa,
Cennet için avcum kadar ayrılmalı bir yer. |
|